2 Nisan 2013 Salı

BEDRİ BAYKAM NEW YORK'TA "ÇERÇEVELENMİŞ CANLI ZAMAN VE UZAM" SERGİLİYOR‏

BEDRİ BAYKAM NEW YORK’TA “ÇERÇEVELENMİŞ CANLI ZAMAN VE UZAM” SERGİLİYOR 
("FRAMED LIVE TIME AND SPACE")
3 Nisan –12 Mayıs, 2013
Açılış kokteyli: 3 Nisan 2013, Çarşamba 18:00-20:30
The Proposition
2 Extra Place (East 1st Street off Bowery) New York, NY 10003
 
 
Bedri Baykam’ın New York The Proposition Gallery’de açılacak olan yeni kavramsal sergisinde, çift taraflı olarak hazırlanmış 7 boş çerçeve tavandan asılıyor. Sanatçı, çerçevelerin aslında boş olmadığını, gerçekte bizecanlı bir zaman ve uzam sunduğunu belirtiyor. Akan zaman ve yaşamı içine alan çerçeveler, bu sunumla gerçekçiliğin, 3 boyutluluğun ve Kavramsal Sanat’ın kesişme noktası haline geliyor. Baykam, bu çıkışıyla birlikte, sanatçıların tüm dünyada Duchamp’la başlayan ve 100 yıldır takıntılı bir şekilde süregelen “Hazır-Yapım”la ilişkilerinin sonsuza dek değişeceğini savunuyor. Baykam, daha önce defalarca Amerika’da, özellikle New York ve California’da, yoğun boyasal tuallerden fotopentürlere, 3 boyutlu nesne ve enstalasyonlardan siyasi performanslara, kolaj çalışmalardan büyük ilgi gören “4-D” işlere kadar, çok katmanlı sergilere imza atmış bir sanatçı. Sürekli yeniyi arayan ve bu tavrıyla yerli ve yabancı sanatseverleri şaşırtmayı başaran Baykam, bu kez de dünyanın bir numaralı sanat merkezinde “boş çerçeveler” sergilemeyi tercih ediyor. Tabii aslında bunlar sadece ilk algılamada “boş” sandığımız işler…

Sergi için hazırlanan katalog New York’lu ünlü eleştirmen Robert C. Morgan ve Türkiye’de sanat eleştirisinin önde gelen ismi Hasan Bülent Kahraman’ın bu son çalışmalar hakkındaki makalelerini içeriyor. Baykam’ın kataloğun giriş sayfalarında paylaştığı, “boş çerçeveler” ile ilgili kendi notlarıysa şöyle:
• Çift taraflı çerçeveler boş görünüyor olabilir. Ancak bu boşluğa hiçlik olarak bakılamaz. Bu düzlemde her şey, hiçbir şeyle aynı havayı soluyor.
• Bu çerçevelerin dışında, sokaktan galeriye ve/veya galeriden sokağa bakanlar farklı gözlemleri yaşamış oluyorlar.
• Gerçekte ise yaşanan şu: Nesnelerle olan, artık neredeyse refleks tekrarına tabii tekerlemelere son vermek için göz ve uzam kullanılmış. Sanatçıların 100 yıldır nesneyle süregelen“obsesyonel” ilişkileri bir kenara alınıp onun yerine uzama taşınan çerçeve ile göz her noktada farklı bir algı gerçekleştiriyor. Çerçevenin içinde oluşan her görüntü canlı ve tekil. Zaman ve mekan sürekli değişmesine karşın beraberce paketlenmiş ve çerçevelenmişler. Gerçeklik, üç boyut ve Kavramsal Sanat burada tam olarak kesişiyorlar. Burada konu artık Hazır-Yapım kavramının 7. kuşak sözde dahileri tarafından galeri ve müzelerde üst üste yığılmış nesneler değil. Konunun hakimi, izleyicinin gözü tarafından takip edilen aktif uzam alanı. 100 yıldır nesneye, Hazır-Yapım’a verilen kilit rolden nihayet uzaklaşılabiliyor.
• Bu hareketle dikdörtgen sanat alanı, kurgusal yüzeyi üstünden Kavramsal Sanat ile buluşmuş oluyor. Bu “total sanat” diye adlandırılabilecek bir hamle.
• Bundan daha gerçekçi, daha kavramsal, daha küstah ve meydan okuyan, ama bunlara karşın daha sade olmak kolay değil.
• Nasıl ki Hazır-Yapımlar bize günlük nesneleri farklı görmeyi ve okumayı öğrettiyse, bu işler de tüm uzama, yani yaşam alanına farklı bakmayı öğretecek. Böylece sanat ve yaşam arasındaki tüm sınırlar yok olacak. Kimbilir sanat ve yaşam arasındaki o ince uçurumda gidip gelerek sanat yaptığını izah eden ünlü Amerikalı asamblaj sanatçısı Robert Rauschenberg buna ne derdi!
• Paris’te, 15 Şubat 2013’de yayınlanan Le Figaro gazetesi manşetten “Duchamp’ın gereğinden fazla yer kaplayan mirası”ndan söz ediyor. Benim de 1992 yılında bir konferansımda Post-Duchamp Krizi olarak tanımladığım bu sağlıksız ilişki (ki daha sonra 1994’te Maymunların Resim Yapma Hakkı kitabımın 2. bölümünün başlığını oluşturdu), 100 yıldır altı-yedi kuşak sanatçı için neredeyse hipnotik bir takıntı haline gelmişti. Çıkış yolu ise uzamda ve insan gözündeydi.
• Bu dönüştürülmüş sade okuma her tarafa taşınabilir. Ama öte yandan doruk noktasını da galeride veya müze alanında yaşayacağını söyleyebiliriz. Çünkü , sade ve günlük çevre ile, sanatın yarattığı “kutsal alan” dikdörtgen çerçevede kesişiyor. Sanat artık geleneksel avangard sınırını aşıp bu yolla tüm yaşam uzamı üstünde hükümranlığını kurabilir!

AÇTIĞIM EN ÖNEMLİ/RİSKLİ SERGİ… / Bedri Baykam / 2 Nisan 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



Yaptığımız mesleğin ülkede pek karşılığı yok. Maalesef bu örneği hep veriyorum: Devlet belki 110.000 camii inşa etmiş, 1 (bir) modern sanat müzesi inşa etmemiş. Bir maçı 110.000’e sıfır kaybetmek kolay şey değil! Yani tek başına AKP hükümetinin suçu değil. Bu “başarı”yı (!) Ecevit, Erbakan, Çiller, Özal, Evren, Demirel hepsi birden paylaşıyorlar!
           Tam 50 yıldır uluslararası düzeyde sergi açıyorum. En çok kişisel sergi açtığım kentler, Istanbul, Paris, Ankara ve New York. Bu sezon, fuarları saymazsak, Ankara, İstanbul dışında Berlin ve Paris’te sergi açtım. Yarın New York’ta açılacak olan ise, yalnız bunlardan değil, 125 kişisel serginin hepsinden farklı. Sanat tarihsel olarak ne yapacağımı köşe yazısına sığdırmak zor. İçerikli gerekçelerini öğrenmek isteyenler sergi kataloğuna ulaşabilirler. Bu yayında Amerikalı Robert C. Morgan ve Hasan Bülent Kahraman’ın makaleleri var. Kahraman’ın İngilizce olarak kaleme aldığı yazı, bence Türk sanat eleştirisinin uluslararası seviyede bir mihenk taşı olarak hatırlanacak: Konuya felsefi, sanat tarihsel ve benim tarihçem açılarından yaklaşmış.
            Gelelim özetle kavramsal çıkışlı sergim hakkında aktaracaklarıma… New York’ta yalnız 7 adet çift taraflı, tavandan asılan çerçeve sergiliyorum. 180×120 veya 150×150 cm civarında birbirinden farklı çerçeveler. İlk bakışta bu çerçevelerin içi “boş”.Yani resim yok, fotoğraf yok, kağıt yok, video yok. Bu çerçevenin içinde “hiçbir şey yok” denebileceği gibi, “hiçlik” kavramının varlığı söz konusu olabilir. Öte yandan aslında dikkat edersek bu çerçevenin içi boş değil, dolu. Çünkü içine, arkasında ne varsa, onun görüntüleri giriyor. Bu görüntü hem üç boyutlu, hem iliğine kadar gerçekçi, hem de bu sanatsal algılama görsel olmasının yanısıra aslında kavramsal. Bu işlerde zaman ve mekan, sürekli değişmelerine karşın canlı olarak “paketlenmiş” durumdalar. Çerçevenin içinde düz bir satıh yok. Ancak biz bulunduğumuz mesafeden o dikdörtgenin içinde net bir görüntüyle karşı karşıyayız. Bu, kurgusal plandaki hayali yüzeyde gerçekleşiyor.
            Bu farklı yaklaşımı ortaya koyuşumun ana nedenlerinden biri, Fransız sanatçı Marcel Duchamp’ın tam 100 yıl önce ortaya koyduğu “Hazır-Yapım” kavramının neden olduğu tıkanıklığı gidermek. 1913’de, New York’taki Armory Show’un jürisine bir “pisuar” yollayan Duchamp, özetle “Ben bir endüstriyel üretim parçasına ‘sanat eseri’ diye bakarsam, o andan itibaren galeri mekanında o parça sanat eseri statüsüne geçmiş olur” demiş oluyor. Bu “buluş” bir asır boyunca, 6-7 kuşak sanatçı tarafından resmen sömürüldü. Duchamp’ın müstehzi kişiliğiyle aldığı bu risk, onu haklı olarak sanat dünyasında Picasso gücünde bir yere koyarken, takipçileri işin kolayına kaçıp farklı “Hazır-Yapım”ları salonlara taşıyarak gövde gösterisi yapmış oldular. 1992 yılında “Post-Duchamp Krizi” olarak tanımladığım bu tıkanıklığa, geçtiğimiz 15 Şubat’ta parmak basan Le Figaro gazetesi, “Duchamp’ın fazla yer kaplayan ve sanatçıların bir türlü içinden çıkamadıkları mirası”ndan söz ediyordu. Mesela son yılların astronomik fiyatlı sanatçılarından Damien Hirst, sergi salonuna içi dolu ecza dolapları veya kül tablalarını yerleştirip bunları on milyonlara satarken, bence aslında bu tıkanıklığın spekülatif olarak başarılı bir temsilcisi olmaktan öteye gidemiyor. Sanatçılar nesnelere neredeyse hipnotize olmuş gibi bakıp bu tekrara esir düştükçe tuzak büyüdü. Önerdiğim çıkış ise, nesneyi terk edip çerçeveyi uzama çekerek gözün bu aktif alanda yaşayacağı sonsuz görüntü selinin farkına varmak.
           “Böyle sanat olur mu, bu ne saçmalık!” sorusunu sordurabiliyorsam, ne mutlu bana. Bunu yapamayan hiçbir sanatçı sanat tarihinde bir kapı açamadı. Diğer en malum tepki olan “Bunu ben de yaparım!”a gelince; iki yanıtı var:“Evet doğru, yapabilirdin. Ama yapmadın. Başkası yaptı. Paul Klee veya Mondrian resimlerini de yapabilirsin rahatlıkla. Ama taklit olur, hepsi bu”. “Çerçeveyi uzama özgür olarak taşımak ve her görüntüyü ‘o anın eseri’ ilan etmenin ne ilginçliği var ki?” diyenler olabilir. O yanıt da kolay: 100 yıldır ellerine geçirdikleri her şeyi “Hazır-Yapım” teziyle ortaya bırakıp giden furyanın içinde, bir fark ortaya koymayı hedefliyor bu yaklaşım. Başarı şansı ne kadar? Benim için bu sorunun var olması bile sanatsal girişimin risk faktörü ve meydan okuma kapasitesini gösteriyor. Herhalde fuarlarda savaşı verilen sanatsal piyasa ve ciro çabalarından daha heyecanlı diye düşünüyorum.
             İşte bu özet cümlelerle mantığını aktarabileceğim New York maceramı ilk sizlerle paylaşmak istedim, değerli okuyucularım. Ne de olsa sırdaşız!

 Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

Bedri Baykam shows double sided empty frames in NYC at the Proposition




BEDRİ BAYKAM shows 
“FRAMED LIVE TIME AND SPACE” 
April 3 – May 12, 2013
Opening Reception: Wednesday, April 3rd; 6 – 8pm
The Proposition
2 Extra Place (@ E 1st Street off Bowery)
New York, NY 10003
Gallery Hours: Wednesday – Sunday, 12 – 6pm
For additional information please contact Ronald Sosinski, Director 


Bedri Baykam’s show at The Proposition features 7 double-sided empty frames installed hanging from the ceiling. Baykam says that these frames are not empty but rather "framed live time and space". The artist asserts that "framing live time and space" creates a phenomenal situation---theouter limit, where realism, 3D and conceptual art meet. He believes that this exhibition will forever alter the 100 year long obsessive relationship of generations of artists with the object originated by Duchamp's Ready-Made...

Baykam, one of the most internationally renowned Turkish artists, has shown several times in the USA, New York and California. He is known for his versatile and multi-faceted works with a rich spectrum ranging from heavily textured canvases to painted photos, three dimensional objects and political installations live performances as well as a very developed portfolio of large size "4-D" lenticular works. But this time in New York, he chooses to show only empty frames... at least at first look!

The catalog accompanying the exhibition includes essays by NY critic Robert C. Morgan and Turkish critic Hasan Bülent Kahraman along with Baykam’s own commentary:
• The both sided frame looks empty. But what is shown can not be looked just as nothingness. Here everything breathes the same air as nothing. 
• Every image is single and changes every other second in a continuous flow. 
• Space and time are framed and packed together although they change constantly. 
• Every image is live and ephemeral.
• This is the outer limit where realism, 3D and conceptual art intersect. 
• This is not the ‘ready-made’ revisited by its 5th generation of would be geniuses piling anything on top of another in any museum or gallery. 
• Here, the master of the situation is the active space as followed by the viewer. The key role given to the object, the ‘ready-made’ has shifted away. 
• It brings together the fictitious rectangle plane of the art work with conceptual art. It’s total art. It’s hard to be more realistic, more conceptual, more challenging, more arrogant and simpler. 
• Just as the ready-made has taught us to read the objects and look at them differently, these pieces will enable us to look at ‘life space’ differently and all the frontiers between life and art will blow up.(Oh, Dear Bob!)  
• Duchamp's "Bulky Heritage" (Le Figaro-15th of February, 2013) which I had defined back in 1991 as the "Post-Duchamp Crisis" in my conference (and later my 1994 Book - see p.46) had become an almost hypnotizing obsession for so many generations of artists. The way out was in the air and the human eye.
• This concept/object can be taken out anywhere, might reach its climax even more in the gallery or the museum space: There, the most daily and simple environment will mix with the ‘holy space’ where art is shown and worshiped. Art can now transcend its own "traditional boundaries" and reign over ‘life space’.

Art Actuel – Bedri Baykam






APO İMRALI’DAN BİLDİRDİ!… / Bedri Baykam / 26 Mart 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi.


      
Acaba bu sefer ülkede neler olup bittiği anlaşılacak mı? Kırmızı çizgileri sararmış ve morarmış ülkemde gören duyan zanneder ki, siyahların tutsaklığı sürüyordu da, birden devrim geldi; onları özgürleştirdi! Ya da seçme seçilme, toprak sahibi olma hakları olmayan bir grup insan vardı da, onlara hakları verileceği söylendi ilk defa…  Hep tekrarladığım bir şey var samimi olarak: Şayet bu ülkede Kürt kökenli arkadaşlar temel haklarından mahrum bir etnik grup olsa idi, ben en başta onlar adına savaşırdım. Hem de fiili olarak! Ama Allah’a şükür öyle bir durum yok. Nasıl bir durum olduğunu ise, saflığıma verin ben pek anlayamıyorum.
Konu ırklara göre toprak dağılımı olsa idi, bu derdin daha büyüğünü Fransa ve ABD’nin yaşaması lazımdı. Ama görüyoruz ki o ülkeler, karıştırılan değil, karıştıran konumunda! Nasıl geçmiş tüm dünya savaşlarının hesabı -hem de yargı sonucu bile olmadan- Ermeni meselesi üzerinden Türkler’den soruluyorsa, etnisiteye göre toprak veya ülke veya federasyon/bağımsızlık taleplerinin sanki tamamı da yine Türkiye öne sürülerek gerçekleştiriliyor 26 yıldır…
Cümleler kulağımıza akıyor sanki: “Yoksa sen barıştan yana değil misin? Yoksa hala her iki taraftan insanlar ölsün mü istiyorsun?” . Kim ister ki savaşın sürmesini, insanların durmadan cenazelerde buluşmasını? Tabii ki ben de istemiyorum. İstemiyorum da, mesela “Apo’nun İmralı’dan bildirdiği gün”, o televizyonlara çıkan kimi pespaye adamların sanki Cumhuriyet rejimini nasıl dize getirdiklerini pervasızca, alçakca, küstahça, o limitli zekalarıyla ballandıra ballandıra anlatmaya çabaladıkları o asalak programların ülkenin namuslu, duyarlı, vatansever kesiminde yarattığı travmayı bu toplum nasıl aşar orasını tam bilemiyorum! Barış söylemi desen, kullanılan dilin barışla ilgisi yok; zeka pırıltısı desen, hak götüre; tarihi analiz desen, gerek entelektüellik, gerek içerik açısından ortada hiç bir nesnel yaklaşım yok… Hepsinin ötesinde arzulandığı söylenen ve sözde barış talep edilen ortamda, Atatürkçü-Cumhuriyetçi kitlelerin neler hissedebileceği konusunda hiç bir empati çabası yok! O meydanları dolduran “PeKeKe” sempatizanlarının veya militanlarının, zaten böyle bir dertleri yok! Onlar için artık kendileri dönemin galibi, TSK ve Atatürkçüler ise ağır bedel ödemesi gereken mağlubu! Eh, bildiğiniz gibi tarihi de savaşı kazananların kafalarına göre yazdığını –bakınız son 3-4 yılda değişen müfredat kitapları- hatırlarsak, gidişatın pek iyi olmadığını tekrar görebiliyoruz.
Ülke emperyalistler tarafından özenle beslenmiş bir iç savaşı andıran 29 yılı yaşayıp, milyonlarca insanını bu uğurda perişan etti. Yine yukarılardan gelen baskı ve telkinlerin yönlendirdiği süreçler devreye sokulduğu zaman anındabaşarılı barış şarkıları isteniyorsa, bu düğmeye basan ülkelerin çok bilir“mastermind” larının biraz daha psikoloji okumaları lazım. “Kemalist olmayan akil adamlar” senaryosu bile bu konuda çok yetersiz kalabilir. Çünkü adı geçen kadronun Cumhuriyetçi milyonluk kitleler üzerinde pek ciddi bir etkisi olması tabii ki düşünülemez.
İşin başka tuhaf boyutları da var. “İmralı” misak-ı-milli sınırlarından söz ediyor, artık kimse ayrılık haritalarından dem vurmuyor ve “acaba hedefler mi büyüdü?” sorusu geliyor insanın aklına.
Hiç kimse bu ülkede ulusalcılara “siz ırkçısınız” iftirasını atamaz. Çünkü çoğumuz, hep “Istanbul sizin, Şırnak bizim, her yer hepimizin” diyoruz ama, birileri var ki, “Benim malım benim, senin  malın da benim” demek istiyor sanki…  Bizler “tek ırk, insan ırkı” sloganına prim verip, her türlü yapay ırk-din-mezhep bölünmesine karşı savaşırken, etnik bölücüler tam tersine ayrımları parlatıp, sivrileştirip sonra da demokrasi şampiyonluğuna soyunuyorlar! Aynen başka birilerinin “ileri demokrasi” masalı gibi! Yani “tuhaf” bir ülkede yaşıyoruz vesselam! Herkes sağ gösterip sol çakıyor!
Halkımızın aklındaki sorular hergün çoğalıyor: “Benim arkamdan hangi tezgah çevriliyor?- Kürtlere hangi sözler ne karşılığında veriliyor?- Birileri medyada silahlar sustu derken, gerçekte ise  sınır ötesine çekildi diyor! Bu yeni Anayasa’da kim hangi yetkiyle ne değiştiriyor?-Kürtlere ellerinde olmayan ne hak verilecek de bizlerden  farklı bir yere oturacaklar?-Onların diğer etnisitelerden ve içimizdeki 1001 karışımlı “insan kokteylleri”nden hangi ayrıcalıkları var ki?-21. Yüzyıl’da ırk sorununu aşmak bu mudur? Bu soruları size “aştıran” birileri elbet çıkar!

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

19 Mart 2013 Salı

M. PERİNÇEK’TEN: “RUS ARŞİVLERİNDE ERMENİ MESELESİ” / Bedri Baykam / 19 Mart 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



          Çeşitli vesilelerle sürekli olarak ısıtılıp gündeme oturtulan Ermeni iddiaları  artık demokrasi kavramı için kanayan bir yara. 1915’te yaşanmış üzücü ve korkunç olayları fırsat bilip sürekli sündürerek bunu Türkiye’ye karşı kullanmak, demokrasiyi hiçe sayarak, hiç bir zaman görülmemiş bir davayı, sanki ortada tartışacak şüphe götürür hiç bir şey yokmuş gibi ele almak, kimileri için standard bir tavır!
           Bir Fransa düşünün ki, hukukun alfabesine girmeden konuyu Parlamento düzeyinde geri dönülmez saçma sapan yasalara bağlamaya çalışıyor veya bir sözde gazeteci entel-dantel takım düşünün ki, kendi ülkesinde “Ermeni soykırımı olmadı” diyenleri veya en azından bu tanımlamayı kabul etmeyenleri hemen “aşırı milliyetçi-faşist grup” diye yabancı gazetelere jurnallemeyi alçakça bir refleks haline getirmiş. Böyle bir ülkede, tarihi gerçekleri araştırmak tabii ki zor ve polemiğe açık bir alan. Halbuki Türk ve Ermeni toplumlarının en büyük ihtiyaçları, uygarca her iddianın tartışılması, gerçek anlamda objektif bir adalet arayışının eşitlikçi bir raya oturtulması. Yeni kuşaklar ancak böyle tarihin yükünden kurtulabilecekler.
           Hapishanede yaşamak doğal olarak en korkunç insani dramlardan biri. Silivri’de demokrasi, hukuk ve özgürlük mücadelesi veren aydınlarımız, inanılmaz bir direnç ve çalışkanlık sergileyerek tarihe şamar gibi oturan kitaplar çıkarıyorlar, makaleler yayınlıyorlar.
          İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in, kendisi kadar dirençli ve onurlu oğlu Mehmet Perinçek, en çalışkan genç aydınlarımızdan. İki yıldır Silivri’de babasıyla aynı kaderi yaşayan Mehmet, on yıl boyunca Sovyet arşivlerinde yorulmadan araştırma yaparak, ortaya soykırım iddialarından geçinen malum takımı çok üzecek bir yayın çıkarmış. “Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi” kitabı, konuyu pervasızca yalnız basit bir “Türk resmî tarih okuması” veya “milliyetçilik hezeyanı” olarak damgalamaya kalkanlar, karşılarında biraz zor yıkılır Rus belgeleri bulacaklar. Tabii gerçekle yüzleşmeye cesaret edebilenler aralarında varsa! Çünkü bu kesimde tek trend, tartışmadan kaçınarak, yalnız kendilerini hümanist “öz-demokrat” görüp, farklı şeyler söyleyen herkesi kanıtlarını dinlemeden aşağılamak!
           Perinçek’in kitabı, bilin ki, Rusya ve İran’da da yayınlanmış ve yarattığı tartışma dalgaları şimdiden Azerbeycan ve Ermenistan’ı da vurmuş. Kitabın önsözünü yazan rahmetli emekli Büyükelçimiz Gündüz Aktan bakın neleri kaleme almış: “M. Perinçek’in bulduğu belgelere göz attığımda ‘bu iş galiba bitiyor’ diye mırıldandım. Evet Rus arşivleri, dönemin diğer Rus ve Ermeni kaynaklarıyla birlikte, Ermeni soykırımı iddiaları hakkında hükmünü veriyor. İddialar geçersizdir. Kesin hüküm diyorum. Çünkü hükmü temyiz edeceği farzedilenlerin bizzat kendileri, o kesin hükme son noktayı koyuyorlar.Başta bağımsız Ermenistan’ın 1918-19 yıllarındaki ilk Başbakanı Hovannes Kaçaznuni olmak üzere, dönemin Ermeni siyasetçileri, komutanları, tarihçileri, 1920’den 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yazdıkları resmi rapor ve yazışmalarda hep aynı görüşü savunmuşlardır” diyerek bir özet döküm yapıyor. Size burada tüm bu dökümü vermeye kalkışacak değilim. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, mesela benim gibi konuyu dışarıdan araştıran  tarih ve mantık bilgileri ışığında değerlendiren insanların her inandığı tezi doğrulayan bir dizi somut veri ve özenle seçilmiş kanıtlarla buluşuyorsunuz.
          Birbirinden değerli 150 belge. Mesela Kirmanşah Konsolosluğu idarecisinin gizli telgrafı: “Ermeniler Türkler’e karşı birlik oluşturmak niyetinde”(30-12-1914). Ya da Kars Kalesi Komutanı’nın Kafkas Orduları Karargah Komutanı’na mektubu:  “Halkla Ermeni birlikler arasında cinayet ve yağma temelinde anlaşmazlıklar yaşanıyor”
          Bu örnekleri burada çoğaltmak çok anlamlı değil. Bence bu topraklarda yaşayan her aydın, her diplomat, her siyasetçi bu kitabı okumalı.Yoksa malum iddialarla sinsice Türkiye’yi suçlayarak yaşayan bir uluslararası “örgüt” e karşı her an kullanabilecekleri bu somut yanıtlar dizisinden mahrum kalırlar ve psikolojik savaşta gereksiz bir ivme kaybederler. Tekrar teşekkürler Mehmet Perinçek. Senin gibi gerçek aydınlar sayesinde Türkler ve Ermeniler arasında arzuladığımız barış oluşabilecek. Ahlaksızca ve anti-demokratikçe tek yanlı olarak kendi ülkesine saldıranlarla değil, medenice herşeyi öğrenip, korkmadan tartışan her iki toplumun önyargısız gençleriyle... 


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

13 Mart 2013 Çarşamba

Bedri Baykam's conceptual show at the Proposition Gallery in New York, April 3rd, 2013




Bedri Baykam
"Duchamp Would Have Been Damn Jealous"
April 3 – May 12, 2013
Just in time for the 100th anniversary of The Armory Show in NYC and as surprising as Duchamp’s Urinal, The Proposition is pleased to present a conceptual show by Bedri Baykam which stands out for its striking simplicity while re-questioning thepresentation of art.



Baykam is a multi-faceted international artist who has also shown several times in New York.  Being one of the pioneers of new expressionism in the early eighties, he has developed his art in several directions which have included: videos, “live” installations which he chooses to label “Livart”, his happenings and performances, his world-wide shown “4-Ds” which are an enigmatic synthesis of several years of painterly and digital works on the lenticular surface, and his richly textured canvases which are never shy of getting in association (collaboration) with collage or graffiti, are part of his artillery. Together they create the image of a versatile and prolific artist also heavily involved in politics, especially in his country where democracy and secularism are under serious threat.
The artist enjoys giving double meanings to sentences, uses words that are interpretable in various ways and all these in “his own” three languages, Turkish, French and English. 
Baykam has also fabricated various “political machines” with odd names such as 
“the Book Burner”, “the Torture Object”, “the Idea Machine” 
etc.
Baykam is deeply involved with commenting on and reinterpreting art history. His pieces often refer to old masters such as David, Géricault, Delacroix, Ingres or masters of Modernism such as Picasso, Manet, Dali, Magritte, etc.  His graffiti which invaded Soho in the 80’s with its readable slogans have culminated in his motto “This Has Been Done Before” (1987) which is a sort of hat on top of post-modernism.
NY critic Robert Morgan and Turkish critic Hasan Bülent Kahraman are the authors of the comprehensive catalog of the exhibition. An “on-site” last minute press release will reveal the project and give more information.
Opening Reception: Wednesday, April 3th; 6 – 8pm
The Proposition 
2 Extra Place (@ E 1st Street off Bowery) New York, NY 10003 
Tel.: +1 212 242 0035 
Gallery Hours: Wednesday – Sunday, 12 – 6pm 
For additional information please contact Ronald Sosinski, Director

BEDRİ BAYKAM NEW YORK’TA…




BEDRİ BAYKAM NEW YORK’TA…
Sanatçının şaşırtıcı kavramsal çıkışı
“DUCHAMP WOULD HAVE BEEN DAMN JEALOUS” (Duchamp Kıskançlıktan Çatlardı)
3 Nisan - 12 Mayıs 2013 tarihleri arasında
New York The Proposition Gallery’de…



Kavramsal Sanat’ın öncüsü Marcel Duchamp’ın ünlü “Pisuar”ının ve New York’ta 1913’teki açılışıyla birlikte Modern Sanat’ın temel kavramlarını değiştirip genişleten Armory Show’un tam da 100. yılında Bedri Baykam, yine New York’ta açacağı olağandışı kavramsal sergiyle sanatın sunumunu provokatif bir bakış açısıyla yeniden sorguluyor.
80’lerin başından beri Yeni Dışavurumculuk Akımı ile özdeşleşen Baykam, sanatında tualin dışına defalarca ve farklı malzemeler kullanarak çıkmış bir sanatçı. Çokkatmanlı ve 3 boyutlu malzemelerle derinlik kazanan tualler, videolar, enstalasyonlar, “Livart” adını verdiği mekanı yönetme kavramıyla gelişen canlı enstalasyonlar, happening ve performanslar, son yıllarda dünyanın büyük sanat merkezlerinde galeri ve müzelerde defalarca sergilediği, boyasal ve dijital ortamda en üst sınırları zorladığı saydam katmanların adeta büyülü bir şekilde merceksel ortamda buluştuğu “4-D” çalışmalar, Türkiye’de demokrasi ve laiklik sorunlarına eğilen politik-yerleştirme çalışmaları ve graffitiler sanatçının tual dışı işlerine bazı örnekler olarak sayılabilir.
Sanat tarihine derin ve farklı açılardan yaklaşan, David, Géricault, Delacroix, Ingres gibi eski ustalardan, Picasso, Manet, Dali, Magritte gibi Modern Sanat’ın öncü isimlerine kadar birçok sanatçının çalışmalarını kendi sanat diliyle yeniden yorumlayan Baykam, 80’li yıllarda graffiti ile New York sokaklarını donatırken özellikle post-modern döneme bir nevi şapka oluşturan “This Has Been Done Before” tümcesi ile de tanındı.
Sanatçının New York, The Proposition Gallery’de açılacak sergisi ise, geçmişindeki tüm bu tualin dışında ve ötesindeki kavramsal işlerinin doruk noktasını oluşturuyor. Serginin kataloğu için yazılan metinler, Sanat Tarihçi Hasan Bülent Kahraman ve New York’lu eleştirmen Robert C. Morgan’ın imzalarını taşıyor.
Serginin açılışıyla birlikte sanat dünyası, Duchamp’dan bu yana nesiller boyu farklı açılardan yorumlanan Kavramsal Sanat’a dair çok farklı ve sınırları sonsuza dek genişleten bir dille tanışıyor olacak.
125. kişisel sergisini açan Baykam’ın New York’ta açtığı 8. kişisel sergi olacak (Baykam’ın Paris, Galerie Lavignes-Bastille’de süren sergisi 24 Mart 2013 tarihine kadar izlenebilir).




Bedri Baykam
"Duchamp Would Have Been Damn Jealous"
3 Nisan - 12 Mayıs, 2013
Açılış kokteyli: 3 Nisan Çarşamba, saat 18:00-20:00
The Proposition Gallery
2 Extra Place (@ E 1st Street off Bowery)
New York, NY 10003
Tel.: +1 212 242 0035
Daha fazla bilgi için: Öykü Eras +90 (541) 775 81 35

11 Mart 2013 Pazartesi

SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU ... / Bedri Baykam / 12 Mart 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



             Yine sabahın köründe kalkıp, iki saat uykuyla 06.00 da yollara düştük. Yine sanki harp sürecinde olan bir olağanüstü hal kontrol noktalarından geçtik. TEM’den gelişin akıl almaz yöntemlerle akışı engellendiği için Silivri’nin merkezinden, tilkice seçilmiş “iç” yollarından gelebildik ancak. Ergenekon davası bu sefer KCK davası yüzünden yukarıdaki küçük salona alınmıştı. Gerçi artık hazır olduğu söylenen yeni büyük salon da kullanılabilirdi ama bu tercih edilmedi. Sabah serinliğinde dostlarla sohbet edip zaman doldururken bir koşuşturma oldu. Bizimkilerin otobüsü gelmişti. Sanki bir 2. Dünya Harbi filmi seyredercesine gözlerim doldu, içim sıkıştı. Ufak pencere aralıklarından el sallayıp gülümsüyorlardı Balbaylar, Tuncaylar... Sonra kapılar açıldı. Sardalya kutusuna sığmaya çalışır gibi jandarmaların şüpheli bakışları arasında içeri dalabilenler daldı. Tuncay Özkan’ın nişanlısı Duygu bile son anda zor girebildi. 54 tutuklu yakını, belki 60-70 gazeteci, 3-4 CHP Milletvekili... Tabii aralarında koltuk değnekleri ile zor hareket eden dostumuz Mahmut Tanal. Nihayet sıra tutukluların içeri alınmasına geldi. Tutuksuz yargılanan Mehmet Ali Çelebi’yi gören İbrahim Özcan espriyi patlatmaktan geri kalmadı. “İşte bizim Genel Kurmay Başkanımız da geldi!”  Her biriyle 9-10 metrelik mesafeye girip göz göze gelen herkes kucak dolusu sevgi ve öpücük yolluyor. Kime mi? Balbay’a, Özkan’a, Hurşit Tolon’a, Mehmet Haberal’a, Sevgi Erenerol’a, Turan Özlü’ye, Muzaffer Tekin’e, Erkan Önsel’e, Hasan Ataman Yıldırım’a, Hikmet Çiçek’e, Mehmet Perinçek’e, yani ezcümle hepsine! O kadar özlenmişler ki! Mesela Tuncay, kim olduğunu göremediğim bir hayranına şöyle sesleniyor o kalabalıkta: “Beni yüreğinde bir yere koy, ben senin bir şeyin olayım”
             Bunlar olayın anekdotik kısımları. Yani orada gümbürtüye götürülmek istenen “insan faktörü” ile ilgili olanlar. Hani Silivri’de insanlık ölmüşdiyoruz ya? Aslında bir başka açıdan orada yaşanan aşklara, dostluklara, dayanışmaya bakarsanız insan direncinin, insan onurunun bir koca kalesi Silivri. Tüm insafsızlık ve hukuksuzluğun ortasında, “insan” dimdik inadına ayakta. Birbirine destek olmak için, canı pahasına Cumhuriyet ve Demokrasi’yi korumak için...
            Sevgili dost Av. Ceyhan Mumcu’yu görüyorum öğleden sonra seansına girerken. “Böyle bir dava örneği dünyada var mı?” diye sordu bana. “Tabii ki yok, Uganda’da bile yok” dedim, şu zavallı Afrika ülkelerinden her ne istiyorsak! Şöyle devam etti Mumcu: “Yıllar sonra bu olaya baktığınızda herkes Türk Hakimleri’nin, adaletinin, Siyasetçileri’nin, Savcıları’nın sınıfta kaldığını söyleyecek. Bir tek Türk Avukatları orada sınıfı geçmiş olacak.” Mumcu’ya kim gidip çok yanıldığını söyleyebilir ki?
             Durumun hukuki özetine gelince... Nasıl olsa bugün Cumhuriyet’te detaylı akışı yine bulacaksınız. Ama ben size yaşanan diyaloglardan bazı parçalar aktarmalıyım yine de: Zeynep Küçük:
“Hakim Bey, madem kanunu o kadar iyi biliyorsunuz, size hatırlatmam lazım ki, önce sanığa ve müdafii avukatına söz vermeniz lazım. Yani ‘veya’ değil, ‘ve’ diyor kanun”, “Hayır bunlar konu ile ilgili değil şimdi”. Av. Ali Rıza Dizdar: “Bizler tarafından henüz okunmamış belgeler, dinlenmemiş onca tanığımız var”, “Şimdi bunların sırası değil”. Sanık ve Av. Mustafa Hüseyin Buzoğlu:“Hakim Bey, size göre maddi gerçek vuzuha erdiğine göre, 18 Şubat’ta siz kararınızı vermişsiniz. Yani siz artık tarafsız olmadığınıza göre, ya davadan çekilmeniz lazım, ya da reddi-hakim talebimizi kabul etmeniz lazım” “Hayır lütfen Mahkemenin itibarını düşünmeden konuşmayın, biz burada hukuka göre yargılama yapıyoruz”, “Bizim gözümüzde tarafsızlığınızı yitirmiş olmanız da AİHM nezdinde ciddi bir sorundur”
  Balbay: “Ben CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay. Tanıkların dinlenmesi ve deliller üstüne konuşmak istiyorum. Burada Hukuk ve Millet iradesi ayaklar altında” (Mikrofonu kesiliyor). Cumhuriyet Savcısı Pekgüzel’in mütalaası (özet): “Burada sanıklar soyut kişisel değerlendirmelerle davayı uzatmak için reddi hakim talebinde bulunuyorlar,  gerek yok”
            SONUÇ: Yeni şahitlerin dinlenmesi reddedildi, reddi hakim talebi reddedildi, Av. Celal Ülgen ve daha sonra Av. Ece Unutmaz  için salondan çıkarılma kararı alındı. Ülgen’in yaşadığı tansiyon sorununun ardından yaşanan arbedede Av. Hüseyin Ersöz bir Binbaşı tarafından darp edildi.Uzun lafın kısası güzide bir “ileri demokrasi” günü daha başarıyla yaşama geçirildi!


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

4 Mart 2013 Pazartesi

BÖBREK SATANLAR HAKLARINI ARAYAN ROBOTLARA KARŞI! / Bedri Baykam / 5 Mart 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



Bu yazıda sakın zannetmeyin ki her iki ülkenin gündem farkları veya benzerlikleri üstüne uzun analizler yapacağım. Zaten bizim üçkenin gündeminin hızı, saatte 54.000 kilometre ile Rusya’da yere çakılan meteoru bile solda bırakabildiği için, her iki ülke arasında kıyaslama yapıp haksız rekabetten bir dizi eleştiri toplamaya gerek yok. Hiç aşırı güncel olmaya çalışmadan önce hızla içinden bildiğiniz Türkiye gündeminden bazı hatırlatmalar yapalım: 28 Şubat 1997’de MGK’da alınan ve Başbakan, bakanlar ve Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmiş, imzalanmış kararlar hakkında “Darbe yapıldı” (!) şablonuyla acele bir dava yürütülüp, “bağımsız yargı”mız sayesinde hergün komutanlar tutuklanıyor, yeni cadı avlarına girişiliyor. Komik  başka insanlar da, şaşkın bakışlarla seyretmekle yetiniyorlar bu durumu. Bir gazetecinin ortaya attığı “post-modern darbe” şeklindeki eksantrik uydurma yorum, aradan 16 yıl geçtikten sonra birden post-modern takısını kaybedip yargı önünde asli bir duruma terfi ediyor ve hükümetimizin üyeleri de hemen bu analize -tesadüfe bakın ki- aynen katılıyorlar! MEB, Edip Cansever’in şiirine getirdiği bira sansürünü, TAPDK Yasası’na dayandırarak bu çılgın girişimi aklıyor ve bu eylemi“tüketici bilinci oluşturmaya yönelik çalışmalar” kapsamına alıveriyor. Hükümetin AİHM’in Türkiye aleyhindeki ihlal kararları doğrultusunda hazırladığı ihlal paketine kadın soyadı özgürlüğü sağlayacak düzenlemeyi getirmemesi tepki topluyor. Geçim sıkıntısının had safhaya ulaştığı ülkemizde açlık böbrek sattırırken, bu bahtsız kişilerin sayısı artık organ bağışcılarını geçiyor.THY’nin hosteslere yönelik komik kıyafetleri ile ilgili haber, dünya medyasının turunu atma şerefine nail olarak, birçok uçuş hattındaki alkol yasağı haberiyle bütünleşiyor. “İmralı”ile “diplomatik veya sistematik” görüşmelere kimlerin hangi sıfatlarla katılacağı enine boyuna tartışılıyor. Bu örnekleri çoğaltmaya gerek yok, hepsini ezbere biliyorsunuz.
             Fransa’da organ nakilleri konusu açıldığında, onların uzman profesörleri, bizde görüldüğü gibi mesela Normandiya’da 5 yıldır tutuklu olmadıkları için, gerekli ameliyatlar yapılabiliyor ve organ sayısını arttırmak amacıyla da “kontrollü” kalp durmalarında kullanılabilir organ sayısını hızla arttırabilmek için yeni çalışmalar yapıyorlar. Böbrek satışı pazarı pek yok! Amerika’da doktorların körlere görme imkanı getirebilecek yapay retina uğraşını başarıyla uygulamaya koymaları, Fransa’da da heyecan yaratıyor. Göze yerleştirilen elektrotlarla hastaya takılan gözlük ve kamera birleşip mucizeyi gerçekleştiriyor. Bu sistemin adı “Argus  II”.  Bu arada Türkiye’de haklarını arayan, grev yapan onurlu işçilerimiz, polis şiddeti altında her meydanda cop, tazyikli su, biberli gazla boğuşurken, Amerika’da yaşanan bir olay, işçi hakları yuvası Fransa’da ilgi çeken bir gündem maddesi haline geliyor: MIT Üniversitesi’nden Kate Darling, sosyal robotlar için bir hukuki koruma çıkartmayı öneriyor. Darling bunun aynen “hayvanları koruma yasası” gibi önemli bir çıkış olacağını vurguluyor ve bu arada önemli hedeflerden birinin de insana verilecek zararların da bu kötü örnekler yok edilerek ortadan kaldırılabileceğine güveniyor. Bu arada Grenoble Üniversitesi’nden iki ekip, yıllar önce Kemik isimli romanımın bence 11 Eylül’den bile daha önemli öngörüsü olan “Bilgisayar çipi ve beyin hücresini birleştirme” çabasına doğru önemli bir adım atıyorlar: Canlı hücrelerin bazı parçaları, minyatür elektrik iletkenleri yerine kullanılabiliyor. 10 Şubat’ta NatureMaterials dergisinde yayınlanan metin, cansız “silicium” maddesi ile, canlı hücre evliliğine açılan yolu anlatıyor! Ve ne iştir ki, hala Fransa’da birileri bunu  üzerine rahiplere koşup “sizce dinimiz açısından sakınca var mıdır?” diye sormayı akıl edemiyorlar!
              Tabii Fransa gündeminde daha normal ya da alaturkatanımlamasına uygun tartışmalar da var. Fransız entellektüellerinin elinde patlayan “Arap Baharı”nın yalan rüzgarı ile yüzleşmek, hesaplaşmak, Mısır ve Tunus’ta şeriatçıların beklenmedik çıkışları veya aldıkları varsayılan başarıların yanı sıra Tunuslu muhalif  lider Chokri Belaid’in katlinin getirdiği şaşkınlık, homoseksüel evlilik aleyhine toplanan 700.000 imzanın Ekonomik, Sosyal ve Çevresel  Konsey’e sunulması, Hollande Hükümeti’nin giderek artan şikayetlere karşı ekonomi alanında çaresiz kalması ve homurdanmaların yüksek sesle duyulmaya başlanması...  Ben, papatya toplar gibi örnekler hatırlatıp, ilginç buketin yorumunu  size bıraktım!


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..   

28 Şubat 2013 Perşembe

Bedri Baykam | The Voyeur of History Paris sergisi fotoğraflar











Paris Basın Bülteni..




BEDRİ BAYKAM’IN ‘TARİHİN RÖNTGENCİSİ’ BAŞLIKLI SERGİSİ 26 ŞUBAT’TA PARİSLİ SANATSEVERLERLE BULUŞTU!

Bedri Baykam, Ankara/Galeri Siyah-Beyaz’ın ardından İstanbul/Piramid Sanat’ta açtığı ‘Tarihin Röntgencisi’ başlıklı sergisini, Paris’te de izleyicilere sundu. 26 Şubat’ta Galerie Lavignes-Bastille’de gerçekleşen açılıştan itibaren, 24 Mart 2013’e kadar Parisli sanatseverlerce izlenebilecek.

Fransa’da daha önce 12 kişisel sergisi bulunan Baykam, Parisli sanatseverlerin de yakından tanıdığı bir sanatçı olarak en son 2010 yılında Pinacotheque de Paris Müzesi’nde Edvard Munch’un çalışmalarına paralel bir sergi açmış, bunun ardından da 2011’de de Roland-Garros’ta  Fransız Tenis Federasyonu Müzesi’nde, bu dünyaca ünlü uluslararası Grand-Slam turnuvasının tarihi üzerine bir başka sergi düzenlemişti.

Lavignes-Bastille Galerisi’nde de 1990’dan bu yana birçok sergi gerçekleştiren Baykam, bu sefer iki farklı teknikle oluşturduğu serilerini beraber sergiledi. 4-D çalışmaları ve son iki senede yaptığı tual eserlerini içeren serginin açılışına, Parisliler başta olmak üzere kalabalık bir sanatsever kitlesi geldi. Galeri sahibi Patrice Landau dışında, New Yorklu ünlü sanat eleştirmeni Robert Morgan, Paris’in en önde gelen galericilerinden Yvon Lambert, Art Actuel dergisinin yayıncısı Jean-Pierre Frimbois, sanat eleştirmeni Harry Kampianne, Türk Başkonsolos Turgut Kural, ünlü fotoğrafçı Uwe Ommer, Fransız yönetmen Viviane Candas, Frank dergisi yayıncısı David Applefield açılışa katılan bazı isimler arasındaydı.

Baykam Paris’in ardından 3 Nisan 2013 tarihinde New York’ta kavramsal bir sergi açacak.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Exposition Bedri Baykam vernissage aujourd hui‏



Exposition Bedri BAYKAM, Travaux récents.
Du 26 février au 24 mars 2013
« Le voyeur de l’Histoire »
Bedri Baykam, artiste bien connu des sur le plan international, expose ses dernières toiles à Paris à la galerie Lavignes-Bastille (27 rue de Charonne dans le 11eme arrondissement), à partir du 26 février 2013.
Baykam qui a déjà exposé plusieurs fois chez Lavignes-Bastille depuis 1990 est bien connu des cercles d’art parisiens, il a dernièrement exposé à la Pinacothèque de Paris (2010) avec une installation   « Carte Blanche » en parallèle avec Edward MUNCH. Il a également  exposé en 2011 au Musée de la Fédération française de tennis à Roland Garros.
A Paris seront exposés :
  • ses travaux en 4D
Sur lesquels il travaille depuis 2007.
Ayant longtemps travaillé sur les couches transparentes en peinture (série «  Couches Transparentes » 1998-1999) ; sur la transparence des impressions digitales (série « Intrigues Féminines » 2002) ; sur la transparence des matériaux (série « Lolitarte » 2007), il se décide il y a 5 ans à utiliser une matière première déjà existante : la couche lenticulaire en y incorporant toutes ses expériences sur les transparences.
Les résultats sont plus qu’étonnants.
Ses 4D ont été exposés à Monaco, Paris, Londres, Berlin, Shangai ou encore en Californie et ont été reçus à chaque fois avec enthousiasme, ces travaux étant parmi les plus attrayants de l’artiste.
  • ses toiles grand format
Ces toiles résument parfaitement les travaux de Bedri Baykam, en faisant la synthèse de ses toiles néo-expressionniste depuis le début des années 1980 à aujourd’hui. Peinture expressionnisme certes, mais aussi collages voire assemblages inattendus et même présence de graffitis.
Bedri Baykam est également l’un des porte-parole et fondateur de  l’Initiative des Artistes (SG) en Turquie, union des intellectuels et artistes s’opposant au gouvernement de Erdogan pour défendre la cause des intellectuels turcs emprisonnés.
Baykam est aussi président de l’Association des artistes turcs : UPSD, ralliée à l’association IAA/UNESCO ; il écrit notamment dans le journal référence « Cumhuriyet ».
Açıklama: Lavignes Bastille
27, rue de Charonne 75011 Paris
Tel. (33) 01 47 00 88 18. Fax : 33(0)1 43 55 91 32
e-mail: galerie.lavignesbastille@noos.fr 
http://www.lavignesbastille.com 
Sarl au Capital de 7622,45 euros. R.C.S. Paris B 333 519 213
Siret 333 519 21300024 01. APE 525 z
T.V.A. Intracommunautaire FR 32333519213

FRANSA, BİZİM YOLLARI 15 YIL GERİDEN TAKİP EDİYOR / Bedri Baykam / 26 Şubat 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



           Fransa mı desem yoksa daha geniş anlamda “Batı” mı? Emin olamıyorum, çünkü Belçika, Almanya, İngiltere ve daha onca ülke bu tartışmalarda fırtınanın gözbebeğine çekiliyorlar. Benim örneklerim Fransa’dan, ama nasıl isterseniz okuyabilirsiniz.
            Nasıl Türkiye 1990’ların ilk yıllarından başlayarak türban ve TCK 163. Madde üzerinden, “Düşünce özgürlüğü-Bireysel özgürlükler-Din-Hukuk” tartışmalarının dibine çekilip sonunda saflık, gaflet ve cesaret eksikliği ile tüm laik mevzilerini ve hukuk devleti olma vasıflarını teker teker kaybettiyse, Fransa da ilginç bir şekilde aşağı yukarı 15 sene geriden gelerek aynı durumda; hatta akrobasi ipinin üstünde sallanıp duruyor. Hem de özünde bizim gibi bir Müslüman ülke olmamasına rağmen! Fransa’da sayımlarda din ve ırk aidiyeti soruları sorulamadığı için ancak tahmin yürütülüyor ve Müslüman sayısı belki %8 civarında geziniyor. Ama Fransızlar’ın Müslümanlardan dört kere daha az çocuk yaptıkları göz önüne alındığında 15 sene sonra bu rakamın %22’ye çıkması muhtemel görülüyor. 40-50 yıl sonra ise Fransa’dan bir “İslam ülkesi” olarak söz etmenin mümkün olacağı konuşuluyor... Ama aktaracağım izler bugünlerden.
           Bir TV tartışması: Geçen yıl Montauban ve Toulouse kentlerinde 3’ü çocuk 7 kişinin ölümü ile sonuçlanan ağır saldırılardan sonra daha da ateşlenen tartışma ortamında her geçen gün yeni bir kitap veya TV paneli bu konuları irdeliyor. Doğal olarak Yunanistan’la beraber “Demokrasinin beşiği” sıfatını taşıyan ülkede, bizim 2. Cumhuriyetçiler’i aratmayacak demagoji ustalarının laikliği kanırtması ve hırpalamaları ise kaçınılmaz. Gözümde yeniden canlanan bir geçmiş sahneyi izler gibi bakakaldım, Pazar gecesi bir kanaldaki tartışmalara: İmam Hassen Chalgoumi ve yazar David Pujadas’ın “Çok Geç Kalmadan Birşeyler Yapalım”kitabı etrafında alevlenen medyatik kavgalar: Artık o kadar ezberlemişim ki her iki tarafın neler söyleyeceğini, hangi aşamada ses tonlarının yükseleceğini! Hayrını görün ve Allah akıl fikir ihsan eylesin demekle yetiniyorum.
            Bir yazar onuruna davet:  Geçen hafta sonu Paris’te, çoğunluğu siyasetçi, gazeteci, akademisyen veya benzeri gruplardan oluşan bir grubun davetli olduğu akşam yemeğinde, Kanadalı ünlü yazar İrshad Manji onur konuğu. Kadın beni görünce heyecanla gelip sarılıyor, çok eskiden tanışıyormuşuz ama, eyvah ki ben hatırlamıyorum! Bozuntuya vermeden rolümü oynuyorum. Kendisi İslam’ı reforme etme arzusuyla yola çıkmış, bu uğurda kitaplar yazmış, tartışmalara katılmış ve tabii bu nedenle hakkında ölüm fetvaları çıkarılmış, hedef gösterilmiş bir kadın. Türkiye’de de kendisinden sıkça söz edilmiş olan Manji, Kuran’da artık uygulanması imkansız veya muğlak ifadelerin gözden geçirilmesi ve özgürlükçü yeni bir tasvir yapılması olarak özetleyebileceğimiz çabaları nedeniyle “dişi Salman Rüşdi” olarak tanımlanıyor. Yaptığı konuşmada kanıma göre sonsuz bir iyiniyet elçisi rolüne soyunan yazardan sonra söz aldığımda,  kendisine köktendinciliğin tüm bedellerini ödemiş bir aydınlar grubunun üyesi olarak karşı tarafın katılığını, Atatürk laikliğinin getirilerini hatırlattım. Aramızda yer alan “İslamı yeni seçmiş” ilginç Fransızlar’ın da katkılarıyla uzayıp giden gece, tabii bana yine 90’lardan kalma bazı sosyal katman karıştırıcısı fantezilerimizi hatırlattı.
              Bir film: “Allah’ın Atları” (Les Chevaux de Dieu), Fransa-Fas-Belçika yapımı. Nabil Ayouch’un yönetmenliğini yaptığı iç karartıcı ve harika bir eser. 2000ler dönemecinde yaşanmış gerçek bir hikaye. Casablanca’nın varoşlarında, içinde yaşadıkları fakirlik ve aidiyet krizinin orta yerinde köktendinci bir terör örgütünün eline düşen ve sonunda intihar komandoluğuna terfi edip şehit olma ve cennete gitme hakkı kazanan gencecik insanların dramı, en yalın ve düşündürücü uslupla ele elınmış. Yani haberlerden duyduğumuz “şu kadar ölü”ye neden olan ölüm komandolarının, aslında nasıl masum, beyni yıkanmış fakir çocuklardan seçildiklerini olayı içinden yaşayarak görüyoruz. Hani artık bizim ülkede “tanımlaması yapılamadığı için” suç olmaktan çıkarılan, MGK’da masaya bile yatırılamayan “irtica”nın seçtiği kurbanların hikayesi...
           Fransa, şayet “ödünsüz laik-demokrasi”yi korumayı bilmez ve “kişisel hak ve özgürlükleri koruma” adı altında ayağının altındaki halının çekildiğinin farkına varamazsa, bayağ neşeli ve çelişkili çıngarlar izleyeceğimizden şüpheniz olmasın! Fransız medyası, Nilüfer Göle, Mehmet Altan ve Hadi Uluengin’den biraz ders alırsa, keyif oranı da o ölçüde patlama yapar...   


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..                                                                                                       

18 Şubat 2013 Pazartesi

“GANGSTER SQUAD” FİLMİNİ GÖRDÜM DE... / Bedri Baykam / 19 Şubat 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



               26 Şubat’ta açılacak sergimin hazırlıkları için Paris’teyim. Dün internetten Silivri’de yaşanan rezaletleri izleyerek uzakta olduğum için daha da kahroldum. Mesafe, çaresizlik duygusunu arttırıyor. Silivri senaristleri yaratıcı. Hep “sözün bittiği yer” diyoruz, onlar yeni boyutlar icat ediyorlar...
            Geçen haftasonu, Holywood marifetiyle biraz kafa dağıtmak için asistanımla bir filme gidelim dedik. Saati uyan ve sunumunu beğendiğim tek film
“Gangster Squad” kalmıştı, biz de ona girdik.  Türkçe’ye  “Suç Çetesi” olarak çevrilmiş (kesinlikle“Gangster Mangası” tercümesini öneriyorum, afişleri tekrar yaptırma pahasına, dağıtım şirketi acil gözden geçirsin, diğeri alakasız kaçıyor). Zaten ana aktör Sean Penn olunca o film 2-0 önde başlıyor maça! Savaş karşıtı bindirmeleri, Bush’a yaptığı açık saldırılar, açtığı insan hakları kampanyaları, diğer yıldızlardan farklı duruşu ve yaşama geçirdiği birbirinden farklı karakterlerle o aynı zamanda bir “Büyük İnsan”, Robert de Niro’nun da dediği gibi.
           Filmin ana çizgisi çok olağan: Gerçek bir hikayeden esinlenilmiş. 1949’da Los Angeles’da terör estiren, uyuşturucu, kadın ticareti ve tehdit ağlarıyla tam bir Korku İmparatorluğu kuran, hiç kimsenin aleyhine tek laf etmeye veya şahitlik yapmaya cesaret edemediği mafya babası Mickey Cohen’in en dokunulmaz sanıldığı anda okları kendisine yönelten bir yiğit polis grubu çıkıyor ortaya. Bu yarı legal çetenin kurulma emrini veren Nick Nolte. Yani anlayacağınız gerçek yaşamda cesur “iyi adam” olan, Irak Harbi’nde Bush’a savaş açan Penn, bu filmde en kötü adam rolünde. Hem de öyle böyle değil, bir ihmallerinden dolayı cezalandırmak istediği kendi adamlarını bile işkenceyle öldürmekten çekinmeyen, kendine “gelişim” (progress)  özet tanımını yakıştırmaktan kaçınmayan, elinden gelse piyasada gezen paralara kendi adını vermeye kalkışacak bir kaçık! L.A. den başlayarak neredeyse ABD’yi mafya hatları üstünden işgal etmek isteyen bir sapık. Bizim ülkelerde “jön”lerimiz geleneksel olarak böyle kötü rollerden uzak dururlar ama Penn bu rolü öyle muhteşem oynuyor ki, orada aktörlere bir yaşam dersi veriyor. Cohen filmde bu kentin tüm güç odaklarına sızmış! Yani Valiler, hakimler, polisler, herkesi ele geçirmiş; kendi dokunulmazlığını yaratmış. Tüm bu sıfatları taşıyan insancıklar, sinekler gibi gidip bir koca pisliğe yapışmışlar. Basın ölüm tehdidi altında, siyasiler suskun... Sonra bir güçlü emniyet müdürü, herkesin yakasından çekip“bulaşma bu işlere” diye durdurduğu Josh Brolin’i yanına çağırıp “Takımını kur bu pisliği temizle, ama unutma arkanda bizi var saymadan” diye görev veriyor. Brolin karakteri de Cohen’e onun anlayacağı dilden üst üste darbeler indirip sonunu getiriyor.
           Tabii bu şematik bir özet. Detaylar sizi mest edecek. Bu filmi kaçırmayın derim. Tam bizim kanı saatte 15 km hız ile hareket eden festival sineması bağımlısı eleştirmenlerimizin nefret edeceği harika güzel akan bir film. Hikayenin sonunu söylememde bir sakınca yok. Cohen’i oynayan Sean Penn, son akış sahnesinde öyle bir dayak yiyor ki Brolin’den! Kendisi gibi bir eski boksörün kolay kolay hazmedemeyeceği ağır bir ders. Ve sonunda Penn dizleri üzerine çökmüşken,  her tarafı yaralarla dolu  ve yoğun yağmur üzerindeki kanla karışarak yeri boyluyor. Onun nerelerden, hangi dokunulmaz sandığı zirvelerden nereye kadar nasıl aşağılara uçup düşebildiği, onları şaşkın bakışlarla izleyen halkın aklına hayaline sığmayan bir sahne. Zar zor doğrulup “götürün şunu artık” komutunun polislere verildiğini duyan Cohen ise, “yaşadıklarına inanamayan” gözlerle ortalığı süzüyor. O anda insanlarda öcüye karşı korku bitmiş,  “yahu biz neden bunca zamandır bunları çekmişiz ki” sözleri yavaş yavaş ağızlardan dökülmeye başlıyor. İşte o an görülmeye değer. Franco’dan Al Capone’ye, Hitler’den Pol Pot’a, dünya bunun benzerlerini asırlar üstünden fazlasıyla yaşamış.
      
   “Gangster Mangası”, yani resmî adıyla “Suç Çetesi”, alınacak dersler içerdiği için kesinlikle görülmesi gereken bir film. Sonuçta halk üzerine inen demir perdeler kalktığı anda, daha şu kadarcık zaman önce yapay bir canavarın kendisini titretebildiğine inanamaz. Anti-kahramanın tam suç ortağı olanlar kımıldayamazken, 2. sınıf olanlar teker teker çevresinden çekilirler. İnsanlara "olağan yurttaş" cesaretleri geri geldiğinde ise olan biteni onca zaman nasıl seyredebildiklerini anlayamazlar. Bir de yaşananlardan sonra tarihin nasıl baktığı vardır. İşte böyle filmler yapılır, seyredilir, ama kimse inanamaz bu ortama seyirci kalanlara! İşte tarih, böylesine sendrom tekrarları içinde döner, gider!

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..