29 Ekim 2010 Cuma

Bedri Baykam / BURSA_FB macı eleştirisi / FOTOGOL..

Fener büyük oynayamıyor.

Bunu daha önce Daum'da çok yapardı. Seyirciyi deli edene kadar. Dakika
85 olmuş maçı kazanmaya mecbur olan Fenerbahçe güya gol aramak içinalay eder gibi sahaya Kazım ve Gökhan Ünal'ı ancak o dakika da sahayasürüyor. Bunu futbol ile değil psikolojiyle açıklamak lazım. Ben Aykut'un patlama yapmak için aylardır böyle bir maç bekleyen Kazım'ı Dia ve Niang'ın yokluğunda sahaya sürememesini artık anlamaya çalışmıyorum. Yalnız pes demekle yetiniyorum.! Günün yıldızlari Fenerbahçe'de Emre ve Volkan.
Birincisi sahada basılmadık yer bırakmıyor ve galip gelmek için sanki maçı kazanmak için ömründen 10 yıl vermeye hazır. Volkan ise her hafta kendini aşıyor. Dün en az 4-5 gol kurtardı.Fenerbahçe ilk yarıda orta sahada oldukça arzulu ve önde basıyor. Emre, Alex ve Semih kombinesinden doğan gol, çok iyi ama arkası gelmiyor. 42. dakika da Alex'in maestroluğuyla gelişen inanılmaz hızlı bir kontratak ta Stoch'un Alex'e gol pasını çıkartmak yerine sefalet bir vuruşla topu yerden auta attığı an maçın kırılma noktası. Futbol oynayan o ince kale direği köşesine nişan almasını zaaf gösterisi olarak anlıyorum ama affedemiyorum.
Bunun ardından 2. yarının başında gelen Bursaspor golü - ki Volkan o'nu da çıkarıyordu- skora dengeyi getiriyor. Bunun arkasından Fenerbahçe'nin panik içinde uzaktan şutlarla Topuz'la Stoch'la yaptığı sallapati gol denemeleri ve Semih'in kaçırdığı birkaç pozisyon her şeye rağmen kabul edelim ki artık Bursa gerçekten büyük takım olmuş. Hem teknik hem hızlı ve en azından Türkiye'de kimseye karşı bir kompleksi yok. Sonuçta Fenerbahçe Bursa yı yakalamak için ciddi bir fırsat kaçırdı.
Aykut ne yazık ki büyük maçları kazanacak hamleleri ve psikolojik faktörleri iyi bilmiyor...

28 Ekim 2010 Perşembe

BEDRİ BAYKAM'IN YAPITLARI "PRESS ART" SERGİSİ İLE AVRUPA'DA İKİ MÜZEDE BRAQUE, ANDY WARHOL, GIACOMETTI, MIRO, DE KOONING, ARMAN, POLKE VE TAPIES GİBİ DÜNYA SANATÇILARIYLA BERABER SERGİLENDİ...



Annette ve Peter Nobel'in koleksiyonundan oluşan "PRESS ART" başlıklı dev sergileri bu yıl İsviçre'de Kunstmuseum St. Gallen'de (30 Ocak - 20 Haziran) ve Avusturya'da Museum der Moderne Salzburg'da (3 Temmuz - 24 Ekim 2010) açıldı.



Geniş kapsamlı ve "dünya modern sanat seçkisi" vasfını yansıtma iddiası taşıyabilecek çapta, modernizmin ve çağdaş sanatın uluslararası en önemli isimlerini bir araya getiren koleksiyonda yer alan Bedri Baykam'ın iki yapıtı da bu sergilerde yer aldı.



Basın etrafında sanatçıların gerçekleştirdikleri yapıtları bir araya getiren dev sergide eserleri bulunan diğer sanatçılar arasında, Hans Arp, Francis Bacon, Donald Baechler, Joseph Beuys, Jean Charles Blais, Fernando Botero, Georges Braque, Henri Cartier Bresson, Cesar, Christo, Eva&Adele, Alberto Giacometti, Robert Gober, Raymond Hains, Marcel Janco, Asger Jorn, Yves Klein, Imi Knoebel, Jiri Kolar, Wilem de Kooning, Joseph Kosuth, Jannis Kounellis, Barbara Kruger, Le Corbusier, Roy Lichtenstein, Robert Longo, Vladimir Majakowski, Kasimir Malevitsch, Lawrence Weiner, Joan Miro, Robert Motherwell, Nam June Paik, Mimmo Palladino, Sigmar Polke, Ben Vautier, Arman, Chuck Close, Valerio Adami, Robert Rauschenberg, Gerhard Richter, James Rosenquist, Edward Ruscha, Antonio Segui, Antoni Tapies, Hans Richter, Rosemarie Trockel, Felix Vallatton, Jacques de la Villeglé, Andy Warhol gibi dünyaca ünlü isimler var.



Bedri Baykam'ın Annette ve Peter Nobel koleksiyonunda bulunan iki yapıtı şunlar:

1. "Kalbe Yolculuk." 180x130 cm. 1994. Tual üzerine fotopentür.

(Sanatçının Atatürk'ün naaşının İstanbul'u terk edişini temsil eden yapıtı)



2. "Gelişen Tehlikeyi Açıklayacağım." 150x100 cm. 1997. Tual üzerine fotopentür.

(Sanatçının babası Dr. Suphi Baykam'ın 1960'larda manşet olan bir demeci ile ilgili gerçekleştirdiği yapıt)





Sergi için ayrıca geniş kapsamlı 431 sayfalık bir katalog yayınlandı.

26 Ekim 2010 Salı

"TEOMEDYOKRASİ" VE CHP / Bedri Baykam / 26 EKİM 2010 CUMHURIYET MAKALESİ..

"TEOMEDYOKRASİ" VE CHP / Bedri Baykam



Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya'nın, hukuki haklılığı yadsınamaz şekilde, YÖK'ün Yasaları ve hiçe sayarak, "Türban izni" konusunda verdiği ihtar birden siyasetin ana gündemi oldu. Başbakan ve paydaş medya Yalçınkaya'nın çıkışını yerden yere vurup, Akit Gazetesi "derhal Yüce Divan'da yargılanmalı" diye manşet atarken, herhalde hepsinin ortak buluşması şuydu: "Nerden çıktı bu adam? Tüm muhalefet kurumlarının işini çoktan bitirmemiş miydik?"

İtiraf edeyim, beni AKP değil de, CHP'nin tavrı hayal kırıklığına uğrattı. "Başsavcı’nın söylediklerinin hukuki açıdan doğruluğu tartışılabilir mi? Tabii ki doğru. Ama Parti kapatılarak bir yere varılamaz. Uyarı da yapılmaması lazım." Buna rahmetli İnönü ne derdi biliyor musunuz? "Hadi canım sende!"

Paydaş/2. Cumhuriyetçi/İslamcı medya maydanozları, yeni bir Türkiye'nin TV üzerinden temellerini çoktan attılar, artık o dünyada yaşıyorlar. Bu soytarılar dünyasında, Hükümet her istediğini yapar, her yasayı paşa gönlünden geçtiği gibi "geçirir", isterse yargıyı yok sayar ve "Güçler ayrılığı" kavramı boğulur gider. Böyle bir senaryoda, Sultan ve vezirlerine sonsuz güç vehmedildiği ve "yasa koyucu" da onlar olduğu için, tabii ki hiç bir karara itiraz edilemez. Eski yargı kararları da, emir gelirse, direkt olarak çöpe gider, aynen türban olayında olduğu gibi! Parti kapatmak mı? Ağzından yel ala! İktidar bu, "ister asar, ister keser"!..

Türkiye'deki vasat altı kalemini satmış medyanın adını bu sütunda yıllardır koyduk: "medyokrasi". Şimdi bu kavramı güncelleyelim: Adı sözde demokrasi ve teokrasiden türeme bu rejimin adı olsa olsa "Teomedyokrasi" olabilir. Yani satılmış medyanın satılmış kalemlerinin dayattığı medya parodisi ve dinsel baskının teokrasisinin, demokrasinin cılız artıklarıyla buluştuğu alan... İşte yıllardır halkın uykulu gözlerle izlediği tartışmalarda beyinler o kadar yıkanmıştır ki, yasalara uymayan, Anayasa’yı hiçe sayan partilerin dünyanın her yerinde kapatabileceği en azından uyarılabileceği gerçeği artık "ayıplı" bir iddia haline dönüştürülmüştür. Peki, partilerden biri, bir gün bu serbestçe at koşturulmaya bırakıldığı alanda, yeterli güce eriştiği anda "demokrasiyi fiilen kapatırsa neler olur?" Aaa! Sormayın böyle sorular. "Onu da demokrasi kapatıldıktan sonra düşünürüz" der, geçeriz.

İşte beni deli eden, aynen başka büyük kurumlarımız gibi CHP'nin de bu "teomedyokrasi" baskısına boyun eğip, artık her demecinde ana hedef olarak "paydaş medyayı kızdırmama"yı kendisine hedef seçebilmiş olmasıdır! Yani "teomedyokrasi", CHP'yi de yönetir hale gelmiştir. CHP'nin sanki tek arzusu, akşam gerçekleşen TV er meydanı buluşmalarında, teomedyokrasi şarlatanları tarafından taciz edilebilir bir söz sarfetmemiş olmakla sınırlı kalan bir medya vizesi almış muhalefetle yetinmektir. AKP'nin yarattığı Türkiye'den esinlenen böyle bir muhalefetin, AKP'ye karşı şansı koca bir sıfırdır!

Yani CHP de bu oyuna gelip, Parlamento’nun artık denetimsiz kalması gerektiğini düşünüyorsa, o zaman kimse daha fazla vakit kaybetmesin. Anayasa Mahkemesi, en azından toptan AKP denetimine geçene kadar kapatılsın, Siyasal Partiler Kanunları da geçersiz ilan edilsin, bitsin gitsin. Böylece bu ülkeyi hala "1923'te Atatürk'ün kurduğu laik demokratik bir hukuk devleti" sanarak görevini yapmaya çalışan Yalçınkaya gibi Başsavcıları da boş yere yormayız!

CHP yönetiminin 29 Ekim resepsiyona katılıp katılmama konusundaki krize tırmandıkları kararsızlığın perde arkasında da yine "katılmazsak teomedyokrasi sonra bize ne der?" baskısı var!

Öncelikle hemen belirteyim: "teomedyokrasi" şarlatanlarının üzerimdeki etkisi koca bir sıfırdır. Ve normalde her aydın insanın ve CHP'linin de esas çizgisi bu olmalıdır. Hukuku hiçe sayarak ulaşılan varsayımlar ve tarihi deforme ederek 20. yüzyıl hakkında yapılan her türlü yorum, gözümde hükümsüzdür.

CHP'nin kendi gerçek hinterlandına yöneleceğine, "statükodan kurtulalım" kompleksiyle kalkıp "Aydın ve sanatçıları çağırıyorum" diye ortaya çıkıp, Nejat Yavaşoğulları ve modacı Bahar Korçan dışında, yalnız eleştirel yazarlar veya büyük çağdaş filozof statüsüne terfi ettirilmiş din alimleri çağırarak kendine rota çizmeye kalkışmasının bir özrü olamaz. Üstelik bu olay bile, o kadar kötü bir propaganda ile götürüldü ki, "5N1K" sorularına yanıt aramasıyla ünlü, sürekli en bilgili, "en hınzır" gazeteci olma iddiası taşıyan Cüneyt Özdemir bile, bu furyada kendi temel sorularını unutup, Radikalde taze köşesinde sansasyon yaratmak için, "Bedri Baykam önceki gün köşesinde nerede ise gözyaşlarına hakim olamayacak bir bedbahtlıkta. CHP geçtiğimiz günlerde sanatçılarla açılım zirvesi yaptı ya belki farkında değiliz ama Bedri Baykam'ı çağırmayı unutmuşlar. ....... Bedri yazısının başlığını son sergisinin adına göndermeli 'içim parçalanıyor' koymuş. Valla benim de içim parçalandı... Sen ağlama Bedri dayanamam..." diyebildi! Yani konunun zaten her gün CHP ile temasta olan Bedri Baykam ile ilgisi olmadığını, konunun CHP'nin kendi bölgesinden hiç kimseleri çağırmamış olması olduğu gerçeğini en hızlı ve en donanımlı jet programcımız bile duyamamış! Hem de programlarını zevkle izleyip zevkle katıldığım bir televizyon yıldızı olmasına rağmen! (Bu arada bir çok gazeteci davet edilmişken Cüneyt Özdemir niye atlandı, bunu da bir soruşturması lazım. Bu daha somut ve ciddi bir durum)

CHP, "Teomedyokrasi" ekolünden olmayan bir "tarafsız" genç gazeteciyi bile ne yaptığından haberdar edemiyorsa, kendi gerçek beyin takımıyla köprü kurmayı aklına dahi getirmiyorsa, anlaşılan daha çoook patinaj izlemeye devam edeceğiz... Buradan yine bıkmadan hatırlatıyoruz: Dinci partilerin yolundan yürüyen ANAP ve DYP'nin nasıl sıfırlandığını tekrar bir araştırın. Başbakan'ın bir numaralı avukat-yazarları, Sabah Gazetesi'nde bu "açılım"larınızı övüyorsa, çok mu iyiliğinizi istedikleri için bunu heyecanla yapıyorlar, bir düşünün! Bizden hatırlatması...

19 Ekim 2010 Salı

“İÇİM PARÇALANIYOR”… / Bedri Baykam / 19 EKİM 2010 TARİHLİ CUMHURİYET GAZETESİ MAKALESİ..

“İÇİM PARÇALANIYOR”… / Bedri Baykam

Pazar günü, 1964’te sergim için ilk 7 yaşımda geldiğim Viyana’daydım. Fazıl Say’ın konseri vardı. Ama kendisi de o kadar aramasına rağmen bana ve asistanıma bilet bulunamadı. Bu beni üzdü ama ülkem adına mutlu etti! Bize de Albertina Müzesi’nde Picasso ve Michelangelo sergilerini gezme tesellisi kaldı!
Ardından Fazıl’la buluşup sohbet edebildik. Türkiye’de içine düşürüldüğümüz duruma isyan ettik kahvelerimizi yudumlarken. Bravo Fazıl’a: utanmadan kendisine “Faşist” deme cüretini gösteren “zibidi”leri dava etmiş! Bize önerdiği Griechenbeissel isimli 470 yıllık restorana gittik. İnanılmaz bir yer! Dış giriş kapı duvarlarından birinin üstünde Türkler’in o büyük kuşatmasından kalma üç gerçek top var... Yemeğin ardından, içeride, bu minyatür şato tarzı yapının onur odasında Mozart, Beethoven, Strauss, Egon Schiele gibi tarihi imzaların yanına duvara imza atmamı istediler ve insanoğlunun geçiciliğine içim ürpererek karışık duygularla yaptım bunu…
Viyana’dan önce Bratislava’da Başkanı olduğum UPSD adına Avrupa Sanatçılar Birliği Genel Kurul’una katıldım. Türkiye olarak üç önemli bildiri hazırlandı ve bunlar oylanıp kabul edildi. Özetle dünyada sanata, sanatçıya, gazetecilere getirilen sansür ve baskıların kabul edilemezliği ve yaşanan gerilimler karşısında görülen ikilemler gündeme taşındı. 3. bildiri, dünyanın her yerinde haberlere taşan konuların çoğuna belki çözüm getiren bir anlayışı dile getiriyordu: “Değişik yaşam tarzları, dinler ve kültürler arasında polemikler baş gösterdiğinde, herkesin kabul etmesi gerekir ki yalnız dini olanlar değil, her yaşam tarzının öğeleri de “kutsal”dır ve aynı dokunulmazlığa sahiptirler. Örneğin bir ateistin veya demokrat laik kişinin hakları, herhangi bir dinden olan şahsın hakları kadar ‘dokunulmazlığa’ sahiptir.” Bilmem bu cümlenin güncelliğini hatırlatmak gerekir mi?
İşte ben bu kongrede günde abartısız 12 saat ter dökerken aldım kötü haberi, Deniz Som’un vefatını… Sevgili sayfa arkadaşım, ödünsüz Kemalist, kararlılığıyla en zor anlarda bile konuların üstüne doğrudan yürüyen bir cesuryürekti. Sevgili Som da solun iktidarını bu dünyada göremedi, hem de yıllarca uğraşmasına rağmen. Aydın kişiliği, yaratıcı nüktedanlığı ve her yerde ses getiren mantık oyunları ile karanlıkların korkulu rüyasıydı! Hiçbir tehdit ona birşey yazmadı. Işık içinde yatsın, hepimizin başı sağ olsun. Kendimi artık bu sayfada çok yalnız hissedeceğim diğer yazar arkadaşlarımız gibi…
“İçim Parçalanıyor” isimli sergimin açılışından hemen sonra Som’un aramızdan ayrılışıyla içim daha da çok parçalandı. İlk ayağı geçen hafta Kadıköy’de CKM’de 2000 kadar sanatseverin katılımıyla açılan bu serginin 2. ayağı Avrupa yakasında 21 Ekim Perşembe akşamı saat 18-21 arası Piramid Sanat’ta yapılacak. Bu sergide ülkemizin içine sürüklenmesi istenilen değer parçalanmalarına karşı soyut yüzeylerde görülen sivri keskin aynalar, izleyicilerin kendileriyle ve bu ağır durumla yüzleşmelerini sağlıyor. Yani hiç kimse “ne yapayım, benim konum değil bunlar, ben mühendisim, ben ev hanımıyım” diyemez! Her birimiz aynı gemideyiz ve Silivri’de “nöbet tutanlar” bunu hepimiz adına yapıyorlar! Karanlıkla savaşırken kaybettiğimiz aydınların yanısıra, artık ”yıllardır” (!) tutuklu olan Balbay, Özkan, Haberal, Perinçek gibi gerçek yurtseverler bu portrelerde yer alıyor, o tıkanan, kanayan ve yansıtan boya yüzeylerinin arasında…
Keşke bunlar sergi açarak değiştirilebilse! Öyle bir çıkış ufukta görünmediği için biz yine CHP’nin solda kararlılıkla toparlanmaya öncülük etmesini talep etme durumundayız. İyi de, CHP alternatifsizliğinin rahatlığıyla üst üste hatalar yaparsa n’aparız? Söyleyelim: Küsmeden desteklemeye mecburuz, biliyoruz. Ama CHP yöneticilerinin, tarihimizin en kritik seçimine aylar kala bu kadar açık hata yapma lüksleri var mı? Geçen hafta sonu, sözde “sanatçı ve aydınların” davetli olduğu “arama konferansı” modunda toplantının nasıl ıskalandığı, en önemli isimlerin davet bile edilmediği, hatta Parti politikasına ters düşen yazar-çizerlerle bir acaip harmanlama yapıldığı gerçeği ortada! Kendimden vazgeçtim Ercan Karakaş’ı bile böyle bir organizasyonda değerlendirmeyen bir anlayışın, “içi parçalanarak” acil çözüm bekleyen halk kitlelerine cevabı ne olacak, bilemiyorum! CHP’nin derhal, bu özensizliklere imza atanları dinlendirerek bu diyalog çıkışını gerçek yörüngesine oturtması lazım!

13 Ekim 2010 Çarşamba

CHP ve “Ezber Bozma”nın Dikenli Uçları (3) / Bedri Baykam / 12 EKİM 2010 TARİHLİ CUMHURİYET GAZETESİ MAKALESİ..

CHP ve “Ezber Bozma”nın Dikenli Uçları (3) / Bedri Baykam
CHP MYK`sı ve milletvekilleri hafta sonu Abant’ta buluşarak bir durum değerlendirmesi yaptılar. Bu köşede de tartışma konusu olan çeşitli hassas ve kritik acil konular masaya yatırıldı. Diğer partilerde görülemeyecek kadar demokratik bir tartışma ortamında yapılan bu eleştiriler, yine CHP`nin bu konudaki farkını ortaya koydu. Son haftalarda referandum süreci ile Kılıçdaroğlu tarafından gündeme taşınan “üniversitelerde türban” konusu, siyaseti dahi çıkarcı bir satranç oyuncusu stratejisiyle oynayan RTE tarafından “De facto” bir gole çevrildi. AKP hesaplı risk alarak CHP`nin bu yumuşamasından yararlandı ve YÖK başkanı aracılığıya türban sorununu fiilen üniversitelerden kaldırıverdi. CHP birden kendi iyi niyetinin oyununa gelerek “karşılığında bir şey almadan” 163. madde kadar büyük bu ödünü siyasi karşıtına sanki eliyle teslim etmiş oldu. Ne küçük çocuklara kuran kursu dayatmaları konusu, ne İmam Hatiplere kız öğrenci alımına son verme, ne de seçim barajı veya dokunulmazlıklar gündeme gelebildi. Şimdi CHP, “aman bu işi yine biz durdurmuş olmayalım” diye konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıyamıyor ve şaşkın şekilde “ezber bozma” operasyonlarından birinin ters tepmesinin sonuçlarını yaşıyor.
CHP üst yönetiminin artık şu gerçekle yüzleşmesi lazım: Bu taktikle türban sorunu filan bitmez! Doğrudan yeni bir boyuta taşınır. Konu bu sefer “Kamuda türban veya liselerde, ilköğretimde türban” tartışmasına döner! Anti-laik kesimlerin bu sinsi taktiklerini yok sayarak CHP bir yere varamaz, ülkeyi AKP’nin taşıdığı bataklıktan kurtaramaz. CHP`nin tarihsel çizgisinde “ödün verilemeyecek konular”ın böylece delinmiş olmasının getirdiği tehlikeli “rehavet” havasında, durumdan faydalanmak isteyen malum çevreler, hiç vakit kaybetmeden Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilk üç maddesinin hangi yöntemlerle değiştirilebileceğini o sentetik TV programlarında döktürmeye başladılar! Zaten her şey bu medya ortamında temeli atılan sulandırılmalarla başlamıyor mu? Bu köşede hep iyi niyetini ve enerjisini övdüğümüz Sn Kılıçdaroğlu’nun şu konuyu hiçbir zaman aklından çıkarmaması lazım: “AKP`nin ezberini bozmak”, kesinlikle “CHP tarihini veya devrim kanunlarını yok saymak” anlamına gelemez, gelmemeli. Konulara çağdaş ve esnek bir sorun çözücülükle yaklaşmak ne kadar iyiyse, Cumhuriyeti kuran Parti’nin bir tarih paketiyle beraber geldiğini unutmak da bir o kadar tehlikeli. Kaldı ki, 87 yılın bu güne kadarki tüm yaşanmışlıklarının derin nedenleri var. Bu konuların hiç biri, günümüzde bir “televizyon şaklabanlıkları” şeklinde geçiştirilen orta oyunu bozması, cehalet dolu ve yorum özürlü panellerde ele alındığı sığlıkta tartışılamaz! Menemen’den Sivas’a, 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e kadar hiçbiri… CHP şayet bu ödünleri ve kendi “açılım” manevralarını iktidar olabilmek için yapıyorsa, oy hesabında çok yanıldığını iş işten geçmeden söylemek lazım. CHP`nin son yıllarda azar azar arttırdığı oylar hiç de «garanti altına alınmış» seçmenlerin oyları değil! Dinci kesimlerden üç oy alacağım diye laik Atatürkçü kesimlerden 53 oy kaybedilecekse, burada bırakın Cumhuriyet Devrimleriyle ilgili tarihi etik duruş sorununu, seçim çıkar hesapları bile yanlış yapılıyor demektir! Israrla vurguladığımız bir konu var: CHP, Türkiye tarihinin en kritik seçimine adım adım yaklaşırken bu büyük fırsatın bir «deney tahtası» na çevrilemeyeceğini bilmeli. Kılıçdaroğlu, «bakalım bize Statükocu dedirten her değere birden sırtımızı dönersek n’oluyormuş?» diyerek, attığı her adımın 2. Cumhuriyetçiler`ce alkışlanmasına kanacaksa, çok büyük bir hayal kırıklığı yaşar. CHP`nin yeni söylemleri Mehmet Altan, Zaman Gazetesi, Sabah ve Oral Çalışlar tarafından göklere çıkarılıyor ve CHP tabanında büyük rahatsızlık yaratıyorsa, yönetimin durup üç kere düşünmesi lazım. Hiç kimse şu acı gerçeği unutmasın ki, sosyal demokrat seçmen ne yazık ki «oyları aynı sepette toplama mecburiyeti» konusunda sabıkalı bir gruptur. Bu yanlış hesaplar devam ederse, önümüzdeki aylarda CHP oylarına el atıp bu ölümcül bölünmelere merak saracak bir çok parti ortaya çıkacaktır. Sn. Kılıçdaroğlu`nun artık her adımında bu konuları göz önünde bulunduracağına ve Emin Çölaşan’dan Necla Arat’a, Oktay Ekşi’den bu sütuna, tüm yapıcı eleştirileri dikkatle değerlendireceğine inanıyorum.

5 Ekim 2010 Salı

CHP’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ (2) / Bedri Baykam / 5 EKİM 2010 TARİHLİ CUMHURİYET GAZETESİ MAKALESİ..

CHP’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ (2) Bedri Baykam

Geçen hafta “Tophane Baskını” nedeniyle ara verdiğim CHP analizine bıraktığım yerden devam etmek istiyorum; Kılıçdaroğlu’nun 81 İl Başkanından “Tüzük Kurultayı istemiyoruz” senedini alması, tabii ki birçok tarafa çekilebilir bir karar. Öncelikle yeni Başkandan yana alınan bu tavır, Baykal ekibine yönetime dönüş yollarını kapayan bir kilit asma operasyonu. İkincisi, Baykal’ın kendi döneminde yaptırdığı Tüzük Kurultayı’nın sonuçlarını iki yıl boyunca devreye sokmayıp, Sav ekibine karşı elinde silah olarak tutma taktiğinin kendisine karşı bir duvar haline dönüşmesinin dramını düşünüyorum: Bu resmen tarih kitaplarına geçecek bir çelişki… Yeni yönetimin bu kararının anlamı, 2011 seçimlerine CHP’nin eski tüzüğü ile gideceğini gösteriyor. 2003’te benim aday olduğum Kurultay’da son anda devreye sokularak Türkiye’yi şoke eden bu tüzüğü, aslında CHP hiç hak etmiyor. Baykal ve ekibinin şimdi yaşama geçirmek istedikleri tüzük de toplumun demokrasi taleplerini karşılamaktan uzak. İl Başkanlarının aldığı karar, Kılıçdaroğlu’nun hazırlıklarından en başından beri haberi olduğu ve 10 ay önce örgüte ve topluma açıklananan ve çeşitli arkadaşlarla beraber yönlendirdiğimiz tüzük çalışmasının da şimdilik raflarda bekleyeceğini gösteriyor.
Son Referandumdaki CHP oylarının %30 civarında olduğunu hatırlatmıştım. Önümüzde ise farklı bir durum var: CHP 2011 seçimlerini kazanmaya mecbur.
“Aksi bir alternatif, demokrasimize geri dönülmez kayıplar verdirecek” dediğimiz zaman bu sözler çok hafif kalıyor. Peki CHP, Türkiye’de korku filmi tünellerinde sürat yapan bu kara tren devredeyken, nasıl kalkıp yeni kuşaklara güven verecek ve oylarını kazanacak? Her gün AKP’nin bıkmadan yarattığı gündemlere yanıt yetiştirirken, kendi söylemini nasıl yayabilecek?
Öncelikle hemen söylemek lazım: Enerjisi ve kararlılığıyla Genel Başkanlık imajını alt üst eden Kılıçdaroğlu’nun yurt dışına açılıp AB’yi ülkemizde yaşanan anti-demokratik sansürcü ve hukuk dışı konularda bilgilendirmeye başlaması çok büyük bir kazanç. Böylece bizlerin bireysel çabaları dışında kurumsal olarak dünyaya “Türkiye’de neler yaşandığını” anlatan bir CHP, AKP’nin yarattığı sahte-demokrat havayı dağıtabilir. Çünkü artık herkesin anlaması gereken hep tekrarladığım bir gerçek var: “Kahrolsun AB-ABD emperyalizmi” diye slogan atarak siyah bulutları dağıtamıyorsunuz! Bu ülkelerle siyasi temasta olmaya, hoşlarına gitmese bile onları gerçeklerle yüzleştirmeye mecbursunuz.
CHP ve Kılıçdaroğlu’nun bazı kritik konularda çok dikkatli olmaları lazım. Örneğin “laiklik tehlikededir diyemem” gibi demeçlerin gerçeği hiç yansıtmamasının ötesinde, Avrupa’ya anlatılan doğruların bile anlaşılamamasını sağlayacak buna benzer hatalara dikkat etmek lazım. Çünkü laiklik bugün Türkiye’de boğazına kadar batağa saplanmış durumda ve malum kesimler “taşlama ne zaman başlıyor?” diye ellerini ovuşturmakla meşguller. Laiklik ve demokrasinin tarikat kuşatması altında nefesinin kesildiği, Hanefi Avcı olayında tekrar ortaya çıktı. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun bu ortamda kalkıp “Kanaat önderi olarak imamlar”dan söz edebilmesinin basına yansıyan karşılığı “CHP konuya temkinli yaklaştı” olamaz. Bu anti-laik saldırı, o makamı işgal eden kişinin derhal istifasını gerektirir ve CHP’nin yarından tezi yok bunu gündeme taşıması şarttır. Ahtapot sarmalının farklı kollarını görmezden gelerek veya daha önce ANAP ve DYP’nin yaptığı hataları tekrarlayarak, yani dinci partilerin yönlendirmelerine benzer “açılımları”, “bakın biz de bunu sağlıyoruz, bırakın o partiye kaymayı” diyerek ne AKP ne de Saadet Partisi durdurulabilir!
Bu doğrultuda Kılıçdaroğlu’nun türban-başörtüsü ayrımını dile getirmesi doğru. Tekrar soralım: Yeni bir peygamber gelip bir baş bağlama tekniği öğretti de bizim mi haberimiz olmadı? Böyle bir şey olmadığına göre tüm bu “sıkma-baş” operasyonunun siyasal islamın bir dayatması ve üniforması olduğu ortada! Her yerde olayı çözümsüzlüğe taşıyan zaten bu kanıtlı din istismarı. Türban ve kamu alanları konusu gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerek AİHM’nin nihai kararlarıyla sonuçlandırılmış olduğuna göre, CHP’nin artık Erdoğan’ın tüm Anayasa değişikliği projelerini seçimlerden önce elinin tersiyle ittiği bir ortamda, bu konuyu bırakıp demokrasiye yönelik ağır tehditler ve seçim stratejisi üzerine yoğunlaşması lazım.