BEDRİ BAYKAM
Alex'in yanıtı...
FENERBAHÇE soru işaretleriyle başladığı maçta Kasımpaşa kalesine yarım
düzine gol bıraktı.
Yılmaz Vural'ın Fenerbahçe maçlarında bu takıma hoca olabilmek için
bitmez tükenmez galibiyet iştahını zaten herkes biliyorken 6. dakikada
gelen Kasımpaşa golü sarı-lacivertli yöneticilere ve teknik heyete
soğuk terler döktürdü.
Allah'tan Ersen Martin ancak bir psikoloğun izah edeceği alakasız bir
penaltıyı rakibine hediye ederek kabus tehlikesine erkenden son verdi.
Emre'nin ikinci golü bu futbolcunun neden, "Emre" olduğunu kanıtlayan
bir klastaydı. Niang ve Ersen'in golleriyle 25. dakikaya Fenerbahçe
3-2 önde girerken her iki takım orta sahasını terk etmiş ve sanki halı
saha maçı oynuyor görünümündeydi.
Fenerbahçe Topuz ve Selçuk'un aksamalarına rağmen özellikle Dia, Emre,
Niang ve ikinci yarıda Alex'in müthiş parlamalarıyla belki de sezonun
en bol gollü galibiyetine yürüdü.
Niang, Güiza rezaletinden kurtuluşun etli, kanlı canlı kanıtı.
Orta sahada sarı-lacivertlilerin yerden kısa paslarla oyunu tipik
Fenerbahçe ekolü üzerine kurdukları bu maç, aynı zamanda Alex üstüne
tereddüt taşıyan başta Aykut olmak üzere herkese ciddi bir yanıttı.
Bir oyuncu düşünün ki tüm "gitti gidecek" dedikodularına rağmen bu
maçta yine golleri ve asistleriyle oyuna damgasını vurdu ve 100'ler
kulübüne 2 adım yaklaştı.
Son sözüm Aykut'a; Değerli hocam şu galibiyetin moralini biraz kullan.
Biraz gülümse. Biraz polomiklere son ver. Biraz Kazım ve Semih'i
kazan. Sen bu takıma bu şekilde dayanışma ruhunu kazandırırsan
şampiyonluğa da yürüyebilirsin...
28 Eylül 2010 Salı
TOPHANE TRAJİ-KOMEDİLERİ.. Bedri Baykam.. 28 EYLÜL 2010 TARİHLİ CUMHURİYET GAZETESİ MAKALESİ..
TOPHANE TRAJİ-KOMEDİLERİ Bedri Baykam
Geçen hafta Tophane’de yaşananları bana aynı akşam Sanat Galericileri Derneği Başkanı Doğan Paksoy bildirdi. Hemen olay yerine giderken, saldırıya uğrayan arkadaşların Beyoğlu Emniyeti’nde olduklarını öğrendim ve rotayı oraya çevirdim.
Sabahın ilk saatlerine kadar saldırıya uğrayan sanatçı ve galericilerle beraber oldum. Hepsi şok içindeydi ve olayı tarif etmek için Madımak’tan söz ediyorlardı. Haksız da değillerdi. Sonuçta galerilerin açılışlarını basanlar, beş kişinin kafasını gözünü patlatanlar, oraya çiçek sunmaya, resim önermeye veya sohbete katılmaya gelmemişti. Sivas olayları ile benzerliği, 30 yaş üstü herkes doğal olarak kurabilirdi. Kurdular da…
Bu kabul edilemez ve son derece çirkin saldırıyı kınarken ben de aynı paralelizmden söz ettim. Neden mi? Bir daha aynı acılar yaşanmasın diye, geçmişten ders alalım diye. Olayda büyük şansımız, can kaybı yaşanmadan ucuz atlatılmış olması.
Doğan Paksoy ve UPSD Başkanı olarak benim ortak çağrımızla, tüm sanatçı çevrelerini davet ederek basın toplantısı yaptık. Kültür Bakanı’ndan kınama ise, olaydan 40 saat sonra geldi…
İlk traji-komedilerden biri medyada birçok ismin, - bir internet dostumun deyimiyle “Bedri Baykam’a saldırmanın dayanılmaz hafifliği”yle - Madımak benzetmesi ile toplumu tahrik ettiğimi yaymaya başlamalarıydı. İşin gerçeğinde ise, bu benzetmeyi benden önce de sonra da onca kişi yapmıştı ama anlaşılan kimilerine göre ülkenin ana muhalefet merkezi bendim! Kimi 2. Cumhuriyetçi ve paydaş gazeteci(?)ler, ilginç bir hızla bana karşı ittifak kurup, konudan sıyrılmak için böyle yaratıcı bir “ortak Kemalist düşman” denemesini devreye soktular!
Başbakan medyaya özetle “Ben Kasımpaşalıyım ama Tophane’nin çocuklarını da iyi tanırım, bu konuları abartmayın” şeklinde bir mesaj vermeyi seçti! Yedi kişi gözaltına alındı ve kısa süre sonra serbest bırakıldı. Halbuki Emniyet’e ilk gece “48 saatte failleri bulabilir misiniz?” diye sorduğumda, “çok daha hızlı olur” demişlerdi. Siz bu satırları okurken, en fazla iki günde çözülecek olan bir “terör” olayı, akışta bitkisel hayatta, kendi kaderine terk edilmişti.
Tersi yaşansa ne olurdu, düşünün! Mesela o minibüslere doldurulup Ortaköy, Bebek, Nişantaşı civarında çıkartma yaparcasına “gezdirilen” türbanlı kadınlara 50 serseri saldırıp hastanelik etseydi. Bizler bu linç girişimine anında ne tepki verirdik ve Sn. Başbakan, Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. İçişleri Bakanı ne tepkiler verirdi? Ne zannettiniz? Erdoğan kalkıp “Büyütmeyin bu işleri Kasımpaşalıyım ama Nişantaşlıları iyi bilirim” mi demekle yetinecekti?
Günlerdir olayın her boyutu konuşuluyor: Ne kentsel dönüşüm kaldı, ne sınıfsal öfke, ne rant kavgası ne de mahalle baskısı… Herkes filozof ve sosyo-psikolog oldu. Ama suçluları bulma gereği gündem dışına kaydırıldı! Sanatçı Halil Altındere’nin elektrikli kepenkleri ima ederek kullandığı sözleri kulaklarımda: “Bizi teknoloji kurtardı!” Sanatçıların ne Tophane’yle, ne de ülkenin hiçbir mahallesiyle sorunu yok. Onlar mesleklerini yapmak, devletin onları yok saydığı bir alanda, tüm zorluklara rağmen mücadeleye devam etmek istiyorlar, hepsi bu. Tüm bu sorunların aşılması ve gerginliklerin bitmesi tabii ki herkes için en doğrusu. Ama suçluların görmezden gelinmemesi şartıyla!
“Efendim, siz de orada içki içip provokasyon yapmasaydınız” diyebilenlere soruyorum, üç aydır ilk defa yapılan bir sergi açılışında iki saatlik bir kokteyl mi “provokasyon”?
Herkesin artık şunu bilmesi lazım: Tek yönlü bir baskıyla “Türbana saygı-içkiye savaş” üzerinden giderek herkesi adım adım kendi yaşam çizgisine çekmek isteyen anlayışın bizleri enayi yerine koyma döneminin sona ermesi şart. Bizleri yumuşak karnımız üzerinden vurmaya çalışan çok bayağı bir taktik bu: Hani alkol, cinsellik, sanat, etek boyu… bunları savunmayı “ayıp” sayıyorlar ya?
Bir de şu grup var: “Efendim laiklik bu değildir, bunlarla ölçmeyin”. Teşekkürler! Sizden öğrenecek değiliz laik anayasayı, hukuku, adaleti, eğitimi! Ama bu basit ve çirkin taktikleri de bu saatten sonra yutup, geri adım atarsak, “yuh olsun” bize! Yaratılmaya çalışılan sağlıksız iklimin fazlasıyla farkındayız. CHP’nin kulaklarına küpe…
Geçen hafta Tophane’de yaşananları bana aynı akşam Sanat Galericileri Derneği Başkanı Doğan Paksoy bildirdi. Hemen olay yerine giderken, saldırıya uğrayan arkadaşların Beyoğlu Emniyeti’nde olduklarını öğrendim ve rotayı oraya çevirdim.
Sabahın ilk saatlerine kadar saldırıya uğrayan sanatçı ve galericilerle beraber oldum. Hepsi şok içindeydi ve olayı tarif etmek için Madımak’tan söz ediyorlardı. Haksız da değillerdi. Sonuçta galerilerin açılışlarını basanlar, beş kişinin kafasını gözünü patlatanlar, oraya çiçek sunmaya, resim önermeye veya sohbete katılmaya gelmemişti. Sivas olayları ile benzerliği, 30 yaş üstü herkes doğal olarak kurabilirdi. Kurdular da…
Bu kabul edilemez ve son derece çirkin saldırıyı kınarken ben de aynı paralelizmden söz ettim. Neden mi? Bir daha aynı acılar yaşanmasın diye, geçmişten ders alalım diye. Olayda büyük şansımız, can kaybı yaşanmadan ucuz atlatılmış olması.
Doğan Paksoy ve UPSD Başkanı olarak benim ortak çağrımızla, tüm sanatçı çevrelerini davet ederek basın toplantısı yaptık. Kültür Bakanı’ndan kınama ise, olaydan 40 saat sonra geldi…
İlk traji-komedilerden biri medyada birçok ismin, - bir internet dostumun deyimiyle “Bedri Baykam’a saldırmanın dayanılmaz hafifliği”yle - Madımak benzetmesi ile toplumu tahrik ettiğimi yaymaya başlamalarıydı. İşin gerçeğinde ise, bu benzetmeyi benden önce de sonra da onca kişi yapmıştı ama anlaşılan kimilerine göre ülkenin ana muhalefet merkezi bendim! Kimi 2. Cumhuriyetçi ve paydaş gazeteci(?)ler, ilginç bir hızla bana karşı ittifak kurup, konudan sıyrılmak için böyle yaratıcı bir “ortak Kemalist düşman” denemesini devreye soktular!
Başbakan medyaya özetle “Ben Kasımpaşalıyım ama Tophane’nin çocuklarını da iyi tanırım, bu konuları abartmayın” şeklinde bir mesaj vermeyi seçti! Yedi kişi gözaltına alındı ve kısa süre sonra serbest bırakıldı. Halbuki Emniyet’e ilk gece “48 saatte failleri bulabilir misiniz?” diye sorduğumda, “çok daha hızlı olur” demişlerdi. Siz bu satırları okurken, en fazla iki günde çözülecek olan bir “terör” olayı, akışta bitkisel hayatta, kendi kaderine terk edilmişti.
Tersi yaşansa ne olurdu, düşünün! Mesela o minibüslere doldurulup Ortaköy, Bebek, Nişantaşı civarında çıkartma yaparcasına “gezdirilen” türbanlı kadınlara 50 serseri saldırıp hastanelik etseydi. Bizler bu linç girişimine anında ne tepki verirdik ve Sn. Başbakan, Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. İçişleri Bakanı ne tepkiler verirdi? Ne zannettiniz? Erdoğan kalkıp “Büyütmeyin bu işleri Kasımpaşalıyım ama Nişantaşlıları iyi bilirim” mi demekle yetinecekti?
Günlerdir olayın her boyutu konuşuluyor: Ne kentsel dönüşüm kaldı, ne sınıfsal öfke, ne rant kavgası ne de mahalle baskısı… Herkes filozof ve sosyo-psikolog oldu. Ama suçluları bulma gereği gündem dışına kaydırıldı! Sanatçı Halil Altındere’nin elektrikli kepenkleri ima ederek kullandığı sözleri kulaklarımda: “Bizi teknoloji kurtardı!” Sanatçıların ne Tophane’yle, ne de ülkenin hiçbir mahallesiyle sorunu yok. Onlar mesleklerini yapmak, devletin onları yok saydığı bir alanda, tüm zorluklara rağmen mücadeleye devam etmek istiyorlar, hepsi bu. Tüm bu sorunların aşılması ve gerginliklerin bitmesi tabii ki herkes için en doğrusu. Ama suçluların görmezden gelinmemesi şartıyla!
“Efendim, siz de orada içki içip provokasyon yapmasaydınız” diyebilenlere soruyorum, üç aydır ilk defa yapılan bir sergi açılışında iki saatlik bir kokteyl mi “provokasyon”?
Herkesin artık şunu bilmesi lazım: Tek yönlü bir baskıyla “Türbana saygı-içkiye savaş” üzerinden giderek herkesi adım adım kendi yaşam çizgisine çekmek isteyen anlayışın bizleri enayi yerine koyma döneminin sona ermesi şart. Bizleri yumuşak karnımız üzerinden vurmaya çalışan çok bayağı bir taktik bu: Hani alkol, cinsellik, sanat, etek boyu… bunları savunmayı “ayıp” sayıyorlar ya?
Bir de şu grup var: “Efendim laiklik bu değildir, bunlarla ölçmeyin”. Teşekkürler! Sizden öğrenecek değiliz laik anayasayı, hukuku, adaleti, eğitimi! Ama bu basit ve çirkin taktikleri de bu saatten sonra yutup, geri adım atarsak, “yuh olsun” bize! Yaratılmaya çalışılan sağlıksız iklimin fazlasıyla farkındayız. CHP’nin kulaklarına küpe…
BEDRİ BAYKAM: "İÇİM PARÇALANIYOR" SERGİSİ CKM'DE 13 EKİM - 24 KASIM 2010..
BEDRİ BAYKAM: "İÇİM PARÇALANIYOR" SERGİSİ CKM'DE
13 EKİM - 24 KASIM 2010
Bedri Baykam’ın “İçim Parçalanıyor” isimli sergisi 13 Ekim 2010 Çarşamba günü, Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisinde açılıyor. Sponsorluğunu “Kadıköy Belediyesi”nin üstlendiği serginin açılışına Kadıköy Belediye Başkanı Sayın Selami Öztürk’te katılacak.
Baykam “İçim Parçalanıyor” serisinde, çağdaş sanat aracılığıyla ülkemizin yaşadığı büyük gerilimi ve Cumhuriyet’e yönelik ağır tehditleri gözler önüne seriyor. Atatürk’ten, Mumcu'ya, Mehmet Haberal’dan, İlhan Selçuk’a, İsmet İnönü'den, Perinçek, Balbay veya Tuncay Özkan’a kadar, önemli tarihsel ve siyasi imgeler; soyut ve kavramsal sanatla iç içe…
Baykam çok “boyasal” bir sanat geçmişine sahip olmasına ve yeni dışavurumcu akımın dünyadaki ilk öncülerinden biri olmasına karşın, gerek kolajlarında gerek mekan düzenlemelerinde gerekse son dönem 4-D işlerinde, özellikle 1980’lerin ortasından bu yana yoğun olarak siyasal sanat ekseninde işler üretmiş bir sanatçı.
Özellikle 1987’de yaptığı “Demokrasinin Kutusu”ndan bugüne kadar gerçekleştirdiği büyük dönemsel sergilerde, 27 Mayıs Devrimi’nden (1990: 555k Sergisi), 68 Kuşağına (1987 "68'li Yıllar"), Kurtuluş Savaş'ından (1994: "Kuva-yi Milliye"), Özal döneminin karanlığına(1988: İç Manzaralar 2.Bölüm), Küba devrimine kadar (1999, Küba Devriminin 40. Yılı ve Che) onca farklı ve kapsamlı politik konuyu cesaretle ve kararlılıkla irdeleyen Baykam, bu kez Türkiye’nin kanayan yarasına ve somut gerginliklerine parmak basıyor.
Son dönemlerde kamu vicdanında farklı kesimlerden insanlarda bile büyük rahatsızlık yaratan Ergenekon davalarının mağdur aydınları da, Baykam’ın “İçim Parçalanıyor” serisinin içinde yer alan önemli simgelerden.
İki veya üç yıldır hangi gerekçeyle özgürlüklerinden mahrum edildiğini bilmeyen yazarlar, akademisyenler, gazetecilerin neden olduğu acı ve tepki, yalnız Baykam’ın değil, her duyarlı vatandaşın "içini parçalayabilecek" bir olgu. Bu doğrultuda Baykam, izleyicileri resimlerde de kırık ve herkesi sivri köşeleriyle kesip kanatmaya hazır olan ayna yüzeylerinde, kendi görüntüleriyle yüzleşmeye davet ediyor. Hiç kimsenin “Ben bilmiyordum, bu benim işim değil, ben politikadan anlamam” demeye hakkı olmadığını vurguluyor.
Sanatçı böylece son yapıtlarında, demokrasi ve laiklik mücadelesine Mustafa Kemal ile birlikte başlayan ve bugüne kadar süren tüm mücadele çizgisini bir araya getirmiş oluyor. Baykam için, boyanın tokluğu, yoğunluğu, taşıdığı iç gıcıklayıcı dalgalanmalar yapıt yüzeyinde birleşerek, bu acı veren gerilim hattının buluştuğu ana sahne haline dönüşüyor.
Soyut sanat, kavramsal sanat ve siyasal sanatın buluştuğu "İçim Parçalanıyor" serisi, Baykam'ın üç yıldır ürettiği 4-D işlerinden sonra sergilenecek yeni tualleri. 4-D'lere paralel olarak son iki yılda yapılan bu işlerden yalnız ikisi geçen yıl, Berlin'de Akademie Der Künste'de yapılan "EŞZAMANLILIK-KOŞUTLUK-KARŞITLIK" adlı sergide görüldü. Bunun dışında her biri ilk defa sergilenecek.
"İçim Parçalanıyor" sergisinin diğer yarısı da 21 Ekim-1 Aralık 2010 tarihleri arasında Taksim'de Piramid Sanat'ta izleyicilerle buluşacak.
Açılış: 13 Ekim 2010 Çarşamba
Saat: 18.00 - 21.00
Yer: Bağdat Caddesi Haldun Taner Sok. No:11 Caddebostan / İstanbul
Bilgi İçin:
Sedef Narçın 0216 386 26 81
www.ckm.gen.tr
sedef.narcin@kadikoy.bel.tr
Tuba Kurtulmuş 0212 297 31 20-21
www.piramidsanat.com
info@piramidsanat.com
13 EKİM - 24 KASIM 2010
Bedri Baykam’ın “İçim Parçalanıyor” isimli sergisi 13 Ekim 2010 Çarşamba günü, Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisinde açılıyor. Sponsorluğunu “Kadıköy Belediyesi”nin üstlendiği serginin açılışına Kadıköy Belediye Başkanı Sayın Selami Öztürk’te katılacak.
Baykam “İçim Parçalanıyor” serisinde, çağdaş sanat aracılığıyla ülkemizin yaşadığı büyük gerilimi ve Cumhuriyet’e yönelik ağır tehditleri gözler önüne seriyor. Atatürk’ten, Mumcu'ya, Mehmet Haberal’dan, İlhan Selçuk’a, İsmet İnönü'den, Perinçek, Balbay veya Tuncay Özkan’a kadar, önemli tarihsel ve siyasi imgeler; soyut ve kavramsal sanatla iç içe…
Baykam çok “boyasal” bir sanat geçmişine sahip olmasına ve yeni dışavurumcu akımın dünyadaki ilk öncülerinden biri olmasına karşın, gerek kolajlarında gerek mekan düzenlemelerinde gerekse son dönem 4-D işlerinde, özellikle 1980’lerin ortasından bu yana yoğun olarak siyasal sanat ekseninde işler üretmiş bir sanatçı.
Özellikle 1987’de yaptığı “Demokrasinin Kutusu”ndan bugüne kadar gerçekleştirdiği büyük dönemsel sergilerde, 27 Mayıs Devrimi’nden (1990: 555k Sergisi), 68 Kuşağına (1987 "68'li Yıllar"), Kurtuluş Savaş'ından (1994: "Kuva-yi Milliye"), Özal döneminin karanlığına(1988: İç Manzaralar 2.Bölüm), Küba devrimine kadar (1999, Küba Devriminin 40. Yılı ve Che) onca farklı ve kapsamlı politik konuyu cesaretle ve kararlılıkla irdeleyen Baykam, bu kez Türkiye’nin kanayan yarasına ve somut gerginliklerine parmak basıyor.
Son dönemlerde kamu vicdanında farklı kesimlerden insanlarda bile büyük rahatsızlık yaratan Ergenekon davalarının mağdur aydınları da, Baykam’ın “İçim Parçalanıyor” serisinin içinde yer alan önemli simgelerden.
İki veya üç yıldır hangi gerekçeyle özgürlüklerinden mahrum edildiğini bilmeyen yazarlar, akademisyenler, gazetecilerin neden olduğu acı ve tepki, yalnız Baykam’ın değil, her duyarlı vatandaşın "içini parçalayabilecek" bir olgu. Bu doğrultuda Baykam, izleyicileri resimlerde de kırık ve herkesi sivri köşeleriyle kesip kanatmaya hazır olan ayna yüzeylerinde, kendi görüntüleriyle yüzleşmeye davet ediyor. Hiç kimsenin “Ben bilmiyordum, bu benim işim değil, ben politikadan anlamam” demeye hakkı olmadığını vurguluyor.
Sanatçı böylece son yapıtlarında, demokrasi ve laiklik mücadelesine Mustafa Kemal ile birlikte başlayan ve bugüne kadar süren tüm mücadele çizgisini bir araya getirmiş oluyor. Baykam için, boyanın tokluğu, yoğunluğu, taşıdığı iç gıcıklayıcı dalgalanmalar yapıt yüzeyinde birleşerek, bu acı veren gerilim hattının buluştuğu ana sahne haline dönüşüyor.
Soyut sanat, kavramsal sanat ve siyasal sanatın buluştuğu "İçim Parçalanıyor" serisi, Baykam'ın üç yıldır ürettiği 4-D işlerinden sonra sergilenecek yeni tualleri. 4-D'lere paralel olarak son iki yılda yapılan bu işlerden yalnız ikisi geçen yıl, Berlin'de Akademie Der Künste'de yapılan "EŞZAMANLILIK-KOŞUTLUK-KARŞITLIK" adlı sergide görüldü. Bunun dışında her biri ilk defa sergilenecek.
"İçim Parçalanıyor" sergisinin diğer yarısı da 21 Ekim-1 Aralık 2010 tarihleri arasında Taksim'de Piramid Sanat'ta izleyicilerle buluşacak.
Açılış: 13 Ekim 2010 Çarşamba
Saat: 18.00 - 21.00
Yer: Bağdat Caddesi Haldun Taner Sok. No:11 Caddebostan / İstanbul
Bilgi İçin:
Sedef Narçın 0216 386 26 81
www.ckm.gen.tr
sedef.narcin@kadikoy.bel.tr
Tuba Kurtulmuş 0212 297 31 20-21
www.piramidsanat.com
info@piramidsanat.com
25 Eylül 2010 Cumartesi
“EDVARD MUNCH’A SAYGI” / BEDRİ BAYKAM / 1 EKİM – 3 KASIM 2010..
“EDVARD MUNCH’A SAYGI”
BEDRİ BAYKAM
1 EKİM – 3 KASIM 2010
Bedri Baykam’ın “Edvard Munch’a Saygı” sergisi Paris’ten sonra Ankara’da Siyah-Beyaz Sanat Galerisi’nde 1 Ekim-3 Kasım 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.
Baykam, Dışavurumculuğun Van Gogh ve Gauguin’le birlikte en önemli öncülerinden kabul edilen ünlü Norveçli sanatçı Edward Munch anısına, 13 adet 4-D yapıt gerçekleştirdi. Munch’un yaşamını ve yapıtlarını irdeleyerek gerçekleştirdiği bu yapıtlar, son yıllarda Türkiye, Avrupa ve ABD’de sergilendi ve büyük ilgi topladı. Eserlerin yüzeyini lens tekniği ile olağandışı derinliklerle buluşturan sanatçı, bu sayede izleyiciyi baş döndürücü bir zaman yolculuğuna çıkartıyor.
“Edvard Munch’a Saygı” sergisini altı ayda hazırlayan Bedri Baykam, yaptığı araştırmalar kapsamında Oslo’ya ve Munch’un atölyesinin de bulunduğu Aasgardstrand sahil balıkçı kasabasına giderek, Norveçli sanatçının “Ergenlik”, “Madone”, “Çığlık”, “Yaşam Dansı”, “Hasta Çocuk” gibi birçok yapıtını yeniden yorumladı. Munch’un çalkantılı ve iniş çıkışlarla dolu yaşamını irdeleyen ve yoğun bir duyarlılık ile ham yaratıcılığı buluşturan Baykam, bu keşif çizgisinde izleyiciyi, Norveçli öncünün içsel derinliliklerine taşıyor.
Sanatçının, “Edvard Munch’a Saygı” sergisi için, içinde beş ünlü sanat eleştirmenin (Harry Kampianne, Edward Lucie-Smith, Peter Selz, Hasan Bülent Kahraman, Mammade Kadreebux) ve Bedri Baykam’ın yazılarının da bulunduğu Fransızca-İngilizce bir katalog yayınlandı.
Fransa’da “Pinacotheque de Paris” Müzesinden sonra, Türkiye’de ilk kez Siyah Beyaz Sanat Galerisinde sergilenecek olan “Edvard Munch’a Saygı” serisinin yanı sıra Baykam’ın farklı 4-D çalışmaları ve 2000’li yıllarda yaptığı değişik serilerden tual çalışmalarından da örnekler 3 Kasım 2010 tarihine kadar izlenebilecek.
Açılış: 1 Ekim 2010 Cuma
Saat: 18:00
Yer: Siyah Beyaz Sanat Galerisi (Kavaklıdere Sok. No:3/1 -2 Kavaklıdere /Ankara)
Bilgi İçin;
Sibel Yenilmez
Tel: 0312 428 26 41
Faks: 0312 427 00 05
Web: www.galerisiyahbeyaz.com
BEDRİ BAYKAM
1 EKİM – 3 KASIM 2010
Bedri Baykam’ın “Edvard Munch’a Saygı” sergisi Paris’ten sonra Ankara’da Siyah-Beyaz Sanat Galerisi’nde 1 Ekim-3 Kasım 2010 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.
Baykam, Dışavurumculuğun Van Gogh ve Gauguin’le birlikte en önemli öncülerinden kabul edilen ünlü Norveçli sanatçı Edward Munch anısına, 13 adet 4-D yapıt gerçekleştirdi. Munch’un yaşamını ve yapıtlarını irdeleyerek gerçekleştirdiği bu yapıtlar, son yıllarda Türkiye, Avrupa ve ABD’de sergilendi ve büyük ilgi topladı. Eserlerin yüzeyini lens tekniği ile olağandışı derinliklerle buluşturan sanatçı, bu sayede izleyiciyi baş döndürücü bir zaman yolculuğuna çıkartıyor.
“Edvard Munch’a Saygı” sergisini altı ayda hazırlayan Bedri Baykam, yaptığı araştırmalar kapsamında Oslo’ya ve Munch’un atölyesinin de bulunduğu Aasgardstrand sahil balıkçı kasabasına giderek, Norveçli sanatçının “Ergenlik”, “Madone”, “Çığlık”, “Yaşam Dansı”, “Hasta Çocuk” gibi birçok yapıtını yeniden yorumladı. Munch’un çalkantılı ve iniş çıkışlarla dolu yaşamını irdeleyen ve yoğun bir duyarlılık ile ham yaratıcılığı buluşturan Baykam, bu keşif çizgisinde izleyiciyi, Norveçli öncünün içsel derinliliklerine taşıyor.
Sanatçının, “Edvard Munch’a Saygı” sergisi için, içinde beş ünlü sanat eleştirmenin (Harry Kampianne, Edward Lucie-Smith, Peter Selz, Hasan Bülent Kahraman, Mammade Kadreebux) ve Bedri Baykam’ın yazılarının da bulunduğu Fransızca-İngilizce bir katalog yayınlandı.
Fransa’da “Pinacotheque de Paris” Müzesinden sonra, Türkiye’de ilk kez Siyah Beyaz Sanat Galerisinde sergilenecek olan “Edvard Munch’a Saygı” serisinin yanı sıra Baykam’ın farklı 4-D çalışmaları ve 2000’li yıllarda yaptığı değişik serilerden tual çalışmalarından da örnekler 3 Kasım 2010 tarihine kadar izlenebilecek.
Açılış: 1 Ekim 2010 Cuma
Saat: 18:00
Yer: Siyah Beyaz Sanat Galerisi (Kavaklıdere Sok. No:3/1 -2 Kavaklıdere /Ankara)
Bilgi İçin;
Sibel Yenilmez
Tel: 0312 428 26 41
Faks: 0312 427 00 05
Web: www.galerisiyahbeyaz.com
22 Eylül 2010 Çarşamba
BASIN TOPLANTISI.. UPSD ve GALERİCİLER DERNEĞİ’NDEN ORTAK AÇIKLAMA..
BASIN TOPLANTISI
UPSD ve GALERİCİLER DERNEĞİ’NDEN ORTAK AÇIKLAMA
Önceki gece Tophane Firuzağa Mahallesi Boğazkesen Caddesi Kadirler Yokuşu’nda bulunan Galeri Non, Outlet, Pi Artworks, Elipsis ve Apel Sanat Galerilerine yönelik saldırı, Türkiye’de demokrasiye, çok sesliliğe ve özgür düşünce ifadesine yönelik ağır bir tehlikenin varlığına işarettir.
İstanbul’un orta yerinde, bundan 17 yıl önce yaşanan elim Sivas olaylarını hatırlatır bir şekilde, tekbir getiren 40-50 kişilik bir grubun, “galerilerin kapılarının önünde içki içilmesini istemedikleri” bahanesiyle galerilere saldırarak camlarını kırmaları ve beş sanatseveri yaralamaları, yalnız sanata değil, Türkiye’nin barış ve huzuruna gölge düşüren, kabul edilemez çirkin ve vahim bir olaydır.
Faillerin derhal bulunması ve cezalandırılması, sanatçılara yönelik bu akıl dışı terör olayının deşifre edilmesi, İlçe Emniyet Amiri’nden Cumhurbaşkanı’na kadar tüm yetkili kurumları ilgilendiren bir sorumluluktur.
Bu olay yaşanmadan önce Tophane’yle ilgili kimi web sitelerinde adeta şuçun altyapısı oluşturulmuş, galeriler hakkında tehditkar ve şiddete davet eden yazılar yayınlanmıştır. Tüm bu veriler de olayın iddia edildiği gibi basit bir anlık asayiş sorunu olmadığını göstermektedir.
Ayrıca sürekli gündeme getirildiği gibi olay “galerilerin sürekli içki ile kaldırımları işgal etmesiyle” de ilişkilendirilemez. Yazın zaten sergi açılışı yapılmadığına göre son 2500 saatte yalnız 3 saat süren bir açılışın sokağa taşabilecek bölümü, bu saldırılara gerekçe olabilir mi? Kaldı ki sanat ortamları, gittikleri her bölgeye medeniyet, değer ve dostluk taşır. Sergi açılışlarına gelen insanlarımızın da, iddia edildiği gibi “mahalle halkını rahatsız edecek” tavırlar sergileyen bir tipoloji olmadığını galerilere giden herkes bilir.
Suçun failleri arasında olabileceği saptanan 7 kişi bildiğiniz gibi önce gözaltına alınmış ardından serbest bırakılmışlardır. Bizler polis değiliz. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, acımasızca sanat severlere ve sanatçılara saldıran bu organize grubun yadsınamaz varlığıdır. Şayet bu suçları işleyenler hüküm giymezlerse, kolektif ve kamu düzenine, hatta ülkenin temel taşlarına meydan okuyan bu şahıslar, bundan güç alarak tehlikeli heveslerini tekrarlama girişiminde bulunabileceklerdir.
Bunun da anlamı, bir daha ki sefere yapacakları benzer girişimin çok daha vahim sonuçlar doğurabileceğidir. Yaşanan dramatik olayların bir cana mal olmamış olması en büyük tesellimizdir. Ancak bu tesellinin, şayet ciddi bir ihmal yaşanır ve ağır sonuçları da engellenemezse, hiç bir anlamı kalmaz. Hiç kimsenin yaşananları küçümseme hakkı yoktur. Bu nedenle tüm yetkililerin bu ağır riskler karşısında üzerlerine düşen sorumlulukları çok geç olmadan almaları şarttır. Çünkü bizler, bu ülkenin aydınları olarak bedel ödemekten bıktık. Muammer Aksoy’dan, Uğur Mumcu’ya, Ahmet Taner Kışlalı’dan Necip Hablemitoğlu’na, Onat Kutlar’dan Hrant Dink’e, bu ülke sayısız demokrasi şehidi vermiştir. Buna bir de Sivas’ta kaybettiklerimiz eklendiğinde, fatura çok daha kabarmaktadır. Bizler yeni kayıplar yaşamak istemiyoruz ve bu ülkenin barış ve huzur hakettiğine inanıyoruz. En büyük arzumuz da, Tophane’de bulunan galerilerin mahalle halkıyle tekrar en sakin ve en yapıcı diyaloglara girebilmesi ve her iki kesime de çok yararlı bir ilişkinin, huzur içinde tekrar başlayabilmesidir.
Bizlerin, ne Tophane, ne de başka bir semtin sakinleriyle hiç bir sorunumuz yoktur. Halkımız, bizim atar damarımız, olmazsa olmaz izleyicilerimiz ve baştacımızdır. Bizlerin ana hedefi, yaşanan “terör”ün baş aktörlerinin saptanması ve nereli olurlarsa olsunlar adalete teslim edilmeleridir. Hiç kimse bu olayları “muhafazakarlık” la da açıklayamaz. Kimsenin Türk toplumunun hiç bir kesimini böylesine gözü dönmüş bir eşkiyalıkla suçlaması düşünülemez.
Bize üzüntü veren diğer bir konu, yetkililerin bu olayı açıkca kınamaya yanaşmamış olmalarıdır. Gönül isterdi ki bugün Türkiye’yi idare eden isimler bu olayın ertesi günü bir basın toplantısı veya demeçlerle konunun üzerine gitsinler. Bu tavrı görememiş olmak ayrıca düşündürücüdür. Herkesin özellikle son aylardaki kampanyalarda, “AB standardlarında demokrasi, hoşgörü, farklı kültür ve yaşam tarzlarına saygı”dan bahsettiği bir ortamda, buna bir anlam veremedik.
Ayrıca bu konuda şu hususa da parmak basmak istiyoruz: Başka bir yaşam tarzına, örneğin muhafazakar insanlara yönelik herhangi bir şiddet içeren olay yaşansa, bizler bunu ilk kınayan ve ilk üzerine giden kesim oluruz. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü bu ülkeyi hepimiz beraberce kardeşçe paylaşıyoruz ve kim ne derse desin, kim hangi olayın fitilini ateşlemeyi denerse denesin, emeline ulaşamayacak, Türkiye’nin iç yapısının tutkalını çözemeyecektir.
UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) ve Sanat Galericileri Derneği,
23 Eylül 2010 Perşembe günü saat 11.30’da Sinema Sevenler Derneği’nde Türk sanat ortamının ve farklı sanat dallarının geniş katılımıyla bu ortak açıklamayı yaparak Türk kamuoyunu yaşanan olaylar hakkındaki görüşlerinden böylece haberdar etmiş ve gerek suçluların bulunması, gerek Tophane, gerek tüm Türkiye’de sanat galerilerinin rahat çalışması için gereken huzur ortamının korunması için bu açık çağrıyı yapmıştır.
Buraya kadar gelerek bizlere destek veren tüm sanat ve sivil toplum kuruluşlarına, tüm aydınlara, sanatçılara ve sanatsever halkımıza çok teşekkür eder, saygıyla kamuoyumuza duyururuz.
Bedri Baykam
UNESCO AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
UPSD Başkanı
(Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği)
Dogan Paksoy
Sanat Galericileri Dernegi Baskani
UPSD ve GALERİCİLER DERNEĞİ’NDEN ORTAK AÇIKLAMA
Önceki gece Tophane Firuzağa Mahallesi Boğazkesen Caddesi Kadirler Yokuşu’nda bulunan Galeri Non, Outlet, Pi Artworks, Elipsis ve Apel Sanat Galerilerine yönelik saldırı, Türkiye’de demokrasiye, çok sesliliğe ve özgür düşünce ifadesine yönelik ağır bir tehlikenin varlığına işarettir.
İstanbul’un orta yerinde, bundan 17 yıl önce yaşanan elim Sivas olaylarını hatırlatır bir şekilde, tekbir getiren 40-50 kişilik bir grubun, “galerilerin kapılarının önünde içki içilmesini istemedikleri” bahanesiyle galerilere saldırarak camlarını kırmaları ve beş sanatseveri yaralamaları, yalnız sanata değil, Türkiye’nin barış ve huzuruna gölge düşüren, kabul edilemez çirkin ve vahim bir olaydır.
Faillerin derhal bulunması ve cezalandırılması, sanatçılara yönelik bu akıl dışı terör olayının deşifre edilmesi, İlçe Emniyet Amiri’nden Cumhurbaşkanı’na kadar tüm yetkili kurumları ilgilendiren bir sorumluluktur.
Bu olay yaşanmadan önce Tophane’yle ilgili kimi web sitelerinde adeta şuçun altyapısı oluşturulmuş, galeriler hakkında tehditkar ve şiddete davet eden yazılar yayınlanmıştır. Tüm bu veriler de olayın iddia edildiği gibi basit bir anlık asayiş sorunu olmadığını göstermektedir.
Ayrıca sürekli gündeme getirildiği gibi olay “galerilerin sürekli içki ile kaldırımları işgal etmesiyle” de ilişkilendirilemez. Yazın zaten sergi açılışı yapılmadığına göre son 2500 saatte yalnız 3 saat süren bir açılışın sokağa taşabilecek bölümü, bu saldırılara gerekçe olabilir mi? Kaldı ki sanat ortamları, gittikleri her bölgeye medeniyet, değer ve dostluk taşır. Sergi açılışlarına gelen insanlarımızın da, iddia edildiği gibi “mahalle halkını rahatsız edecek” tavırlar sergileyen bir tipoloji olmadığını galerilere giden herkes bilir.
Suçun failleri arasında olabileceği saptanan 7 kişi bildiğiniz gibi önce gözaltına alınmış ardından serbest bırakılmışlardır. Bizler polis değiliz. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, acımasızca sanat severlere ve sanatçılara saldıran bu organize grubun yadsınamaz varlığıdır. Şayet bu suçları işleyenler hüküm giymezlerse, kolektif ve kamu düzenine, hatta ülkenin temel taşlarına meydan okuyan bu şahıslar, bundan güç alarak tehlikeli heveslerini tekrarlama girişiminde bulunabileceklerdir.
Bunun da anlamı, bir daha ki sefere yapacakları benzer girişimin çok daha vahim sonuçlar doğurabileceğidir. Yaşanan dramatik olayların bir cana mal olmamış olması en büyük tesellimizdir. Ancak bu tesellinin, şayet ciddi bir ihmal yaşanır ve ağır sonuçları da engellenemezse, hiç bir anlamı kalmaz. Hiç kimsenin yaşananları küçümseme hakkı yoktur. Bu nedenle tüm yetkililerin bu ağır riskler karşısında üzerlerine düşen sorumlulukları çok geç olmadan almaları şarttır. Çünkü bizler, bu ülkenin aydınları olarak bedel ödemekten bıktık. Muammer Aksoy’dan, Uğur Mumcu’ya, Ahmet Taner Kışlalı’dan Necip Hablemitoğlu’na, Onat Kutlar’dan Hrant Dink’e, bu ülke sayısız demokrasi şehidi vermiştir. Buna bir de Sivas’ta kaybettiklerimiz eklendiğinde, fatura çok daha kabarmaktadır. Bizler yeni kayıplar yaşamak istemiyoruz ve bu ülkenin barış ve huzur hakettiğine inanıyoruz. En büyük arzumuz da, Tophane’de bulunan galerilerin mahalle halkıyle tekrar en sakin ve en yapıcı diyaloglara girebilmesi ve her iki kesime de çok yararlı bir ilişkinin, huzur içinde tekrar başlayabilmesidir.
Bizlerin, ne Tophane, ne de başka bir semtin sakinleriyle hiç bir sorunumuz yoktur. Halkımız, bizim atar damarımız, olmazsa olmaz izleyicilerimiz ve baştacımızdır. Bizlerin ana hedefi, yaşanan “terör”ün baş aktörlerinin saptanması ve nereli olurlarsa olsunlar adalete teslim edilmeleridir. Hiç kimse bu olayları “muhafazakarlık” la da açıklayamaz. Kimsenin Türk toplumunun hiç bir kesimini böylesine gözü dönmüş bir eşkiyalıkla suçlaması düşünülemez.
Bize üzüntü veren diğer bir konu, yetkililerin bu olayı açıkca kınamaya yanaşmamış olmalarıdır. Gönül isterdi ki bugün Türkiye’yi idare eden isimler bu olayın ertesi günü bir basın toplantısı veya demeçlerle konunun üzerine gitsinler. Bu tavrı görememiş olmak ayrıca düşündürücüdür. Herkesin özellikle son aylardaki kampanyalarda, “AB standardlarında demokrasi, hoşgörü, farklı kültür ve yaşam tarzlarına saygı”dan bahsettiği bir ortamda, buna bir anlam veremedik.
Ayrıca bu konuda şu hususa da parmak basmak istiyoruz: Başka bir yaşam tarzına, örneğin muhafazakar insanlara yönelik herhangi bir şiddet içeren olay yaşansa, bizler bunu ilk kınayan ve ilk üzerine giden kesim oluruz. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü bu ülkeyi hepimiz beraberce kardeşçe paylaşıyoruz ve kim ne derse desin, kim hangi olayın fitilini ateşlemeyi denerse denesin, emeline ulaşamayacak, Türkiye’nin iç yapısının tutkalını çözemeyecektir.
UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) ve Sanat Galericileri Derneği,
23 Eylül 2010 Perşembe günü saat 11.30’da Sinema Sevenler Derneği’nde Türk sanat ortamının ve farklı sanat dallarının geniş katılımıyla bu ortak açıklamayı yaparak Türk kamuoyunu yaşanan olaylar hakkındaki görüşlerinden böylece haberdar etmiş ve gerek suçluların bulunması, gerek Tophane, gerek tüm Türkiye’de sanat galerilerinin rahat çalışması için gereken huzur ortamının korunması için bu açık çağrıyı yapmıştır.
Buraya kadar gelerek bizlere destek veren tüm sanat ve sivil toplum kuruluşlarına, tüm aydınlara, sanatçılara ve sanatsever halkımıza çok teşekkür eder, saygıyla kamuoyumuza duyururuz.
Bedri Baykam
UNESCO AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
UPSD Başkanı
(Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği)
Dogan Paksoy
Sanat Galericileri Dernegi Baskani
21 Eylül 2010 Salı
CHP: Referandum Bilançosu / Bedri Baykam / 21 Eylül 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi makalesi..
CHP: Referandum Bilançosu Bedri Baykam
Öncelikle belirtelim: CHP sanıldığı gibi bu referandumdan mağlup çıkmadı. Maalesef acilen beyin ve kalp nakline gereksinimi olan "çağdaş" (!) tatilcilerin o pazarı güneşlenerek geçirdiklerini biliyoruz. Bunun ötesinde MHP'nin de %14 civarında olan oylarının neredeyse yarısını "Hayır" kampanyasına katamadığı aşağı yukarı tespit edildi. %42 "Hayır"ların abartısız net %30'u CHP'ye verilmiş oydur, diyebiliriz.
Hızlı bir geri sarma yaparsak, 1999'da %8,7'ye inen CHP oylarının, daha sonra 2002'de %19,4'e, 2007'de %20,88'e, 2009 Belediye seçiminde %23,1'e ve şimdi referandumda %30'a çıktığını düşünürsek, bu partinin 10 ay sonraki Genel seçimde %40'a yaklaşması ihtimaline imkansız denemez. İşte o %40 eşiğinden sonra yüzer gezer oportünist oyların da aynı rüzgara kapılabileceği olasılığını göz önünde bulundurursak, durum hiç de fena değil! Yeter ki herkes (başta tabii ki siz!) şimdiden genel seçimler için çalışmaya başlasın. Demokrasiyi savunan hiç kimsenin CHP'yi küçümseme veya kendi moralini bozma hakkı yok.
Ama sizi duyar gibi oluyorum. Herkesin dilinde hala Kılıçdaroğlu'nun kendisinin, oy verememesi var. Bu hata öncelikle Genel Başkan’ın iki özel kalem müdürünün ve Genel Merkez'in. Ama yapılan esas kritik hata şu: Son üç günde, Kılıçdaroğlu'nun adının İstanbul'da listelerden silinmiş olduğu ve kendisine haber verilmediği tespit edilir edilmez, bir basın toplantısı düzenlenmeli ve bu olay halka şikayet edilmeliydi. Böylece o son gün ağır rahatsızlığı yaşanmayacak, tam tersine CHP bu krizi, halkın kötü niyete olan tepkisi ile kendi lehine çevirebilecekti. Yine de bu konudan heyecanla negatif enerji üretilmesine artık son verilmeli.
Gündemdeki ikinci yorum şu: "Genel Başkan çok iyi çalıştı; ama örgüt iyi çalışmadı". Bu söyleme katılmıyorum. Birincisi, evet tabii ki Sn. Kılıçdaroğlu büyük bir enerji harcadı, tüm yurdu mükemmel taradı. Ama bir kere tüm örgütü çalıştırmak, zaten Genel Başkan'ın sorumluluk alanı. Hem o heyecanı yaratmalı, hem de zaten denetimi örgütlemeli.
İkincisi, bence zaten CHP örgütleri tüm yurtta ve İstanbul'da hiç de fena çalışmadılar. İstanbul'da neredeyse her ilçenin çalışmasına katılarak içinden izledim. Söylenilen şu:"Ama AKP'liler her yerde daha çok çalışıyorlar". İşte bu cümleyi Beyoğlu'nda CHP standında bana bir kere daha söyleyen genç kadını, kolundan tuttuğum gibi İlçe Başkanlığı’na yolladım: "AKP uzaydan adam ithal etmiyor. O çalışmayı yapması gereken zaten sizsiniz, derhal üye oluyorsunuz!". Lütfen bu anekdottan herkes üzerine düşen dersi çıkarsın!
Gelelim CHP'nin kampanyasına: Bu yapıcı eleştirileri yapmanın nedeni Kılıçdaroğlu'nun eleştiriye açık olmaktan öte, bunu gerçekten kendi talep etmesi. CHP Genel Başkan'ı, referandumun neden çarpık bir tuzak olduğuna yoğunlaşacağına, "havuzlu ve altın musluklu villa" temasına günlerce daldı. Ardından RTE'ye yanıt yetiştirirken "boy pos, soy sop"a fazlasıyla girdi. "Teknik konularda boğulmamak için" mitinglerde Anayasa maddelerine pek değinilemedi ve sonuçta RTE'nin "12 Eylül faşizmi ile hesaplaşma" gibi yapay ve gerçek ötesi tezi, gün geçtikçe ağırlık kazanmaya başladı. CHP buna karşı, referandum hakkında bir karşı hamle yapamadı. İkinci Cumhuriyetçi yazarlara yönelik duyulan anlaşılmaz ısrarlı mahcubiyetten, laiklik konusu bile Referandumun kritik eşiği olarak sunulamadı, gündemde olmayan riskli konulara girildi.
Farklı büyük isimlere sahip CHP, her gün üç miting düzenleyebilir, Baykal ekibi dahil herkesi daha iyi kullanabilirdi. Mitingler daha uzun tutulabilir, Genel Başkan'a destek olan bir ekip, konuşmaların daha vurucu geçmesi için yardımcı olabilirdi. Halka zaten çok sempatik gelen Kılıçdaroğlu ve CHP böylece daha fazla kararsız oyu etkileyebilirdi.
Diyelim ki bütçe azlığından ilanlar verilemedi. (Bir arka sayfa ilanına da mı yetmedi para?) Daha yaratıcı senaryolar devreye sokulabilirdi. Mesela Genel Başkan'ın plajları gezip, tatilcilerin her birine, "dönün" mesajı vermesi gibi! Ne kadar etkili ve medyatik olurdu, düşünebiliyor musunuz?
Sonuçta Referandum "bitti gitti". Ama bu konuların konuşulması, tabii ki benzer hataların tekrarlanmasını engelleyebilir.
Kesinlikle seçimli bir Kurultaya gitmemesi gereken CHP'nin bundan sonra neleri gündemine alması lazım geldiğini ve geçen günlerin malum iç krizini, haftaya ele alacağız.
Öncelikle belirtelim: CHP sanıldığı gibi bu referandumdan mağlup çıkmadı. Maalesef acilen beyin ve kalp nakline gereksinimi olan "çağdaş" (!) tatilcilerin o pazarı güneşlenerek geçirdiklerini biliyoruz. Bunun ötesinde MHP'nin de %14 civarında olan oylarının neredeyse yarısını "Hayır" kampanyasına katamadığı aşağı yukarı tespit edildi. %42 "Hayır"ların abartısız net %30'u CHP'ye verilmiş oydur, diyebiliriz.
Hızlı bir geri sarma yaparsak, 1999'da %8,7'ye inen CHP oylarının, daha sonra 2002'de %19,4'e, 2007'de %20,88'e, 2009 Belediye seçiminde %23,1'e ve şimdi referandumda %30'a çıktığını düşünürsek, bu partinin 10 ay sonraki Genel seçimde %40'a yaklaşması ihtimaline imkansız denemez. İşte o %40 eşiğinden sonra yüzer gezer oportünist oyların da aynı rüzgara kapılabileceği olasılığını göz önünde bulundurursak, durum hiç de fena değil! Yeter ki herkes (başta tabii ki siz!) şimdiden genel seçimler için çalışmaya başlasın. Demokrasiyi savunan hiç kimsenin CHP'yi küçümseme veya kendi moralini bozma hakkı yok.
Ama sizi duyar gibi oluyorum. Herkesin dilinde hala Kılıçdaroğlu'nun kendisinin, oy verememesi var. Bu hata öncelikle Genel Başkan’ın iki özel kalem müdürünün ve Genel Merkez'in. Ama yapılan esas kritik hata şu: Son üç günde, Kılıçdaroğlu'nun adının İstanbul'da listelerden silinmiş olduğu ve kendisine haber verilmediği tespit edilir edilmez, bir basın toplantısı düzenlenmeli ve bu olay halka şikayet edilmeliydi. Böylece o son gün ağır rahatsızlığı yaşanmayacak, tam tersine CHP bu krizi, halkın kötü niyete olan tepkisi ile kendi lehine çevirebilecekti. Yine de bu konudan heyecanla negatif enerji üretilmesine artık son verilmeli.
Gündemdeki ikinci yorum şu: "Genel Başkan çok iyi çalıştı; ama örgüt iyi çalışmadı". Bu söyleme katılmıyorum. Birincisi, evet tabii ki Sn. Kılıçdaroğlu büyük bir enerji harcadı, tüm yurdu mükemmel taradı. Ama bir kere tüm örgütü çalıştırmak, zaten Genel Başkan'ın sorumluluk alanı. Hem o heyecanı yaratmalı, hem de zaten denetimi örgütlemeli.
İkincisi, bence zaten CHP örgütleri tüm yurtta ve İstanbul'da hiç de fena çalışmadılar. İstanbul'da neredeyse her ilçenin çalışmasına katılarak içinden izledim. Söylenilen şu:"Ama AKP'liler her yerde daha çok çalışıyorlar". İşte bu cümleyi Beyoğlu'nda CHP standında bana bir kere daha söyleyen genç kadını, kolundan tuttuğum gibi İlçe Başkanlığı’na yolladım: "AKP uzaydan adam ithal etmiyor. O çalışmayı yapması gereken zaten sizsiniz, derhal üye oluyorsunuz!". Lütfen bu anekdottan herkes üzerine düşen dersi çıkarsın!
Gelelim CHP'nin kampanyasına: Bu yapıcı eleştirileri yapmanın nedeni Kılıçdaroğlu'nun eleştiriye açık olmaktan öte, bunu gerçekten kendi talep etmesi. CHP Genel Başkan'ı, referandumun neden çarpık bir tuzak olduğuna yoğunlaşacağına, "havuzlu ve altın musluklu villa" temasına günlerce daldı. Ardından RTE'ye yanıt yetiştirirken "boy pos, soy sop"a fazlasıyla girdi. "Teknik konularda boğulmamak için" mitinglerde Anayasa maddelerine pek değinilemedi ve sonuçta RTE'nin "12 Eylül faşizmi ile hesaplaşma" gibi yapay ve gerçek ötesi tezi, gün geçtikçe ağırlık kazanmaya başladı. CHP buna karşı, referandum hakkında bir karşı hamle yapamadı. İkinci Cumhuriyetçi yazarlara yönelik duyulan anlaşılmaz ısrarlı mahcubiyetten, laiklik konusu bile Referandumun kritik eşiği olarak sunulamadı, gündemde olmayan riskli konulara girildi.
Farklı büyük isimlere sahip CHP, her gün üç miting düzenleyebilir, Baykal ekibi dahil herkesi daha iyi kullanabilirdi. Mitingler daha uzun tutulabilir, Genel Başkan'a destek olan bir ekip, konuşmaların daha vurucu geçmesi için yardımcı olabilirdi. Halka zaten çok sempatik gelen Kılıçdaroğlu ve CHP böylece daha fazla kararsız oyu etkileyebilirdi.
Diyelim ki bütçe azlığından ilanlar verilemedi. (Bir arka sayfa ilanına da mı yetmedi para?) Daha yaratıcı senaryolar devreye sokulabilirdi. Mesela Genel Başkan'ın plajları gezip, tatilcilerin her birine, "dönün" mesajı vermesi gibi! Ne kadar etkili ve medyatik olurdu, düşünebiliyor musunuz?
Sonuçta Referandum "bitti gitti". Ama bu konuların konuşulması, tabii ki benzer hataların tekrarlanmasını engelleyebilir.
Kesinlikle seçimli bir Kurultaya gitmemesi gereken CHP'nin bundan sonra neleri gündemine alması lazım geldiğini ve geçen günlerin malum iç krizini, haftaya ele alacağız.
16 Eylül 2010 Perşembe
"EN İYİ SANATÇI" RENE, PİRAMİD SANAT'A SUNUMA GELİYOR!
İSTANBUL 2010
"EN İYİ SANATÇI" RENE,
PİRAMİD SANAT'A SUNUMA GELİYOR!
“En İyi Sanatçı” (IATBA=I am the Best Artist) ya da “Doğa’nın Elçisi” (NA =Nature's Ambassador) olarak da tanınan New York’lu sanatçı Rene Moncada, çalışmalarını, sanatla ilgili teorilerini ve yaşam felsefesini paylaşmak ve "sanata diplomatik dokunulmazlık hakkı" tanımanın önemini vurgulamak üzere, 20 Eylül 2010 Pazartesi günü saat 17.30’da Piramid Sanat'ta sizlerle buluşuyor.
Bedri Baykam'ın 1980'lerde, Amerika'daki en yakın sanatçı dostlarından olan Rene, önce bir grafitti sanatçısı olarak tanındı; Baykam'la da 1982'de New York Soho'da grafitti yaparken tanıştılar. Türk sanat çevresi, Baykam'ın birçok kitabından ilginç kişiliğini ve düşüncelerini tanıma fırsatı bulduğu Rene ile şimdi şahsen karşılaşma fırsatı bulacak.
Rene, kariyerini, sanata uygulanan sansürcülük ve bir eserin yok edilmesine yönelik hareketlerin altında yatan kötü niyeti vurgulamaya adamış militan bir sanatçı. Amerika Birleşik Devletlerinde ve dünya genelinde aslında din ve politikanın birbirinden ayrı olmadığını, düşünce özgürlüğüne ya da insan haklarına saygı duyulmadığını anlatan çalışmaları sonucunda, New York’ta 1980'lerde tutuklanmasına kadar varan, önemli bir protest duruşu, ömrü boyunca sergilemiş bir kişilik.
Benimsediği felsefe, doğa’nın ilham yoluyla onunla iletişim kurmasına dayanıyor. Bu sebeple görevinin de doğa’nın elçisi olarak aldığı mesajları herkesin anlayabileceği bir dile çevirmek olduğu görüşünde. Bu dilin adı sanat. 20 Eylül 2010 Pazartesi günü hayatlarını sanata adamış ve kendilerini bu yolla anlatanlara saygı duymanın önemini bizlerle, Türk meslektaşları ile paylaşmak üzere Piramid Sanat'a geliyor.
Rene bir bireyin düşüncelerini, inançlarını bir şarkı, şiir, heykel ya da tablo formunda aktarması halinde cezalandırılmasına tepkisiz kalınmasını oldukça gülünç buluyor. Çünkü Rene'ye göre "Hiçbir insan, kurduğu hayaller üzerinde kontrol sahibi değildir ancak bu hayalleri paylaşma dürtüsü bazen o kadar güçlenir ki bazı insanlar onları dinlemek isteyenlerle bunu paylaşmamaktansa ölmeyi tercih eder."
“ SANAT, İLETİŞİMİN EN TEMEL HALİDİR. SANSÜR İSE İLETİŞİMİN VE DOLAYISIYLA EĞİTİMİN ÖNÜNDEKİ ENGEL. SANSÜR KÖLELİK, OTOSANSÜR İSE KÖLELİĞİN TAMAMLANMIŞ HALİDİR”
RENE (IATBA NA)
Tarih: 20 Eylül 2010 Pazartesi
Saat: 17.30
Yer: Feridiye Cad. No:23-25 Taksim/İstanbul
Bilgi İçin: Tuba Kurtulmuş
0212 297 31 15-20-21
www.piramidsanat.com info@piramidsanat.com
"EN İYİ SANATÇI" RENE,
PİRAMİD SANAT'A SUNUMA GELİYOR!
“En İyi Sanatçı” (IATBA=I am the Best Artist) ya da “Doğa’nın Elçisi” (NA =Nature's Ambassador) olarak da tanınan New York’lu sanatçı Rene Moncada, çalışmalarını, sanatla ilgili teorilerini ve yaşam felsefesini paylaşmak ve "sanata diplomatik dokunulmazlık hakkı" tanımanın önemini vurgulamak üzere, 20 Eylül 2010 Pazartesi günü saat 17.30’da Piramid Sanat'ta sizlerle buluşuyor.
Bedri Baykam'ın 1980'lerde, Amerika'daki en yakın sanatçı dostlarından olan Rene, önce bir grafitti sanatçısı olarak tanındı; Baykam'la da 1982'de New York Soho'da grafitti yaparken tanıştılar. Türk sanat çevresi, Baykam'ın birçok kitabından ilginç kişiliğini ve düşüncelerini tanıma fırsatı bulduğu Rene ile şimdi şahsen karşılaşma fırsatı bulacak.
Rene, kariyerini, sanata uygulanan sansürcülük ve bir eserin yok edilmesine yönelik hareketlerin altında yatan kötü niyeti vurgulamaya adamış militan bir sanatçı. Amerika Birleşik Devletlerinde ve dünya genelinde aslında din ve politikanın birbirinden ayrı olmadığını, düşünce özgürlüğüne ya da insan haklarına saygı duyulmadığını anlatan çalışmaları sonucunda, New York’ta 1980'lerde tutuklanmasına kadar varan, önemli bir protest duruşu, ömrü boyunca sergilemiş bir kişilik.
Benimsediği felsefe, doğa’nın ilham yoluyla onunla iletişim kurmasına dayanıyor. Bu sebeple görevinin de doğa’nın elçisi olarak aldığı mesajları herkesin anlayabileceği bir dile çevirmek olduğu görüşünde. Bu dilin adı sanat. 20 Eylül 2010 Pazartesi günü hayatlarını sanata adamış ve kendilerini bu yolla anlatanlara saygı duymanın önemini bizlerle, Türk meslektaşları ile paylaşmak üzere Piramid Sanat'a geliyor.
Rene bir bireyin düşüncelerini, inançlarını bir şarkı, şiir, heykel ya da tablo formunda aktarması halinde cezalandırılmasına tepkisiz kalınmasını oldukça gülünç buluyor. Çünkü Rene'ye göre "Hiçbir insan, kurduğu hayaller üzerinde kontrol sahibi değildir ancak bu hayalleri paylaşma dürtüsü bazen o kadar güçlenir ki bazı insanlar onları dinlemek isteyenlerle bunu paylaşmamaktansa ölmeyi tercih eder."
“ SANAT, İLETİŞİMİN EN TEMEL HALİDİR. SANSÜR İSE İLETİŞİMİN VE DOLAYISIYLA EĞİTİMİN ÖNÜNDEKİ ENGEL. SANSÜR KÖLELİK, OTOSANSÜR İSE KÖLELİĞİN TAMAMLANMIŞ HALİDİR”
RENE (IATBA NA)
Tarih: 20 Eylül 2010 Pazartesi
Saat: 17.30
Yer: Feridiye Cad. No:23-25 Taksim/İstanbul
Bilgi İçin: Tuba Kurtulmuş
0212 297 31 15-20-21
www.piramidsanat.com info@piramidsanat.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)