Bundan Daha Kötü Başlangıç Olabilir mi? / Bedri Baykam / Fotogol
Fenerbahçe’nin bu sene aldığı şampiyonluğun kutlama coşkusunu izleyenlerin kimi şaşırabilir, kimi abartılı bulabilir, kimi bu kervana ayrı heyecan seline kapılarak katılabilir. Ama ortada tek bir gerçek var: Bu coşku, 2006 ve 2010 travmaları hatırlanmadan anlaşılamaz. Fenerbahçe kadar candan ve ödünsüz bir sevgiye sahip seyirci kitlesi olan takım dünyada zor bulunur. İşte o büyük aşkın sahipleri geçen beş yılda iki kez “düğün masası”ndan imzalar atılmadan kalktıkları için, işin yine son maça kaldığı bu yıl aynı stres devrede olunca, imzaların son anda yerini bulmasıyla bulutlara yükselmesini hiçbir dünyevi güç engelleyemez.
Kim ne derse desin hak edilerek alınmış ak süt gibi helal bir şampiyonluk bu. Zaten kem gözlerin iddia ettiği manevraları yapan bir takım olsaydı Fenerbahçe, Denizli ve Trabzon maçlarında da galibiyete ulaşacak bir formül arar ve bulurdu! Ama Sarı Lacivertliler bunu hiçbir zaman yapmadılar. Atılan her gol hakkında, meclis önergesi verircesine “araştırılsın” diyen yönetici mantığı iflas etmiştir. Trabzon’un çok başarılı bir mücadele verdiğini kabul edip, hemen ardından soruyorum: Kendi takımınızı da tebrik etmeniz normal. İyi de bunun için illa bizim takımı lekelemeniz mi lazım? Bu nasıl bir mantıktır? Geçen yıl Fenerbahçe şampiyonluğu 1-1’lik Trabzon beraberliği ile kaçırınca, Bursa’ya çamur atıp o şampiyonluğu gölgelemeye mi çalıştı? O sevinen insanlara çamur mu attı? Yoksa içine kapanıp, kaderine razı olup ileriye mi baktı? Sevgili Trabzonlu kardeşlerimizden de aradan 48 saat geçtikten sonra artık bu olgunluğu beklemek lazım. Yoksa bunun her zamanki gibi çok büyük zararları olacak ve bu ne Trabzon’a ne de ülkemiz futbol ortamına yakışacak.
O Trabzon ki, geçen yıl iki maçta, Fenerbahçe’nin çifte kupasını engellemişti: Kupa finalinde yenerek, ligin son maçında çelme atarak... Sarı Lacivertli camia bu maçlardan sonra, Trabzon’la ne bir husumet, ne de bir kan davası başlattı. Doğrusu da buydu…
Ne demiştik en başında? Bu yılın şampiyonluğunu anlamak için önce bu travmaları analiz etmek lazım. Denizli maçında, 2006 finalinde sahaya çıkan o ürkek takım, sanki ilk defa beraber oynayan futbolcular, Beşiktaş’la uzun haftalar önce anlaşmış Nobre’nin o maçta santrafor oynatılması, Anelka ve Semih gibi isimlere 11’de yer verilmemesi, direkler, kaçan goller, 17 dakika uzatmalar... Ve böylece Fenerbahçe’nin yine gerçekleştiremediği “3 defa üst üste şampiyonluk”…
Ardından Zico Aragones’ten sonra hiç beklenilmedik şekilde başlayan 2. Daum dönemi ve Trabzon’la Kadıköy’de yaşanan felaket. Sarı Lacivertliler forveti Guiza’ya teslim etmiş, bu sefer de Gökhan Ünal ve Semih yine yedek… “Top bir türlü girmedi” deniyordu… İyi de sen bu kadar kötü seçimler yaparsan, tabii ki girmez! Sonra Burak’ın orta diye yaptığı vuruş tesadüfen gol olunca pestilin çıkar!
Daha fazlasını anlatmaya dilim varmıyor! Yanlış anons travmaları, kürtajla alınan sahte ve trajikomik timsah yürüyüşleri, yarım kalan turlar, ateşe verilen koltuklar, gözyaşları ve hüzün dolu, acı yüklü sahneler… Buna yürek dayanmazdı. Başa gelen çekilirdi ve insanoğlu her duruma alışır diye bir söz vardı…
Aykut Kocaman, sportif direktörlükten teknik direktörlüğe, işte bu travmaların açık yaraları hala kanarken getirildi.
Sarı Lacivertliler’in unutulmaz santraforu, ki iddia ediyorum, 1965’ten bu yana o çapta bir santraforumuz olmamıştır, taraftarların büyük sevgisi, Türkiye’nin en centilmen futbolcusu şimdi bu kazan gibi fokurdayan lav üreten ortamın başına getirilmişti. Daum’la yolların ayrılması kolay olmadı. Pazarlıklarda direndi Alman Hoca, işler tıkandı kaldı. Sonra o bıkıp önüne yüklü bir çuval konunca, tası tarağı topladı ve “Auf Wiedersehen” dedi.
Fenerbahçe, altı futbolcusuyla da yolları ayırdı. Volkan Babacan, Önder Turacı, Ali Bilgin, Gökçek Vederson, Deniz Barış isimlerinin sevenleri olsa da, bu kopmalar taraftarı çok üzmedi. Belki bir tek 2007’de İzmir’de şampiyonluk golünü atan, ayrıca Galatasaray’ın da belalılarından olan Deivid’in gidişi biraz burukluk yarattı, hepsi bu.
Öte yandan 6 futbolcu transfer etti Sarı Lacivertli yöneticiler. CSKA Moskova’dan alınan Caner Erkin, eski Cimbomluydu; bunun ötesinde, Chelsea’nin Twente’ye kiralık verdiği Miroslav Stoch’un peşinde de Galata Saraylılar uzun zamandır koşuyorlardı. Uzun lafın kısası, özellikle Stoch transferi ezeli rakibe bir son dakika golüydü. İlhan Eker ve Serkan Kırıntılı, Ankara takımlarından gelmişlerdi. Sonra da Fenerbahçe flaş transfer haklarını Fransa üstünden kullandı. Mamadon Niang, Marsilya kentini üzüntülere boğarak Kanarya’ya imza atarken, Issian Dia da Nancy’den gelerek forvette Afrika hızını perçinleyen isim oldu. Everton’dan kiralanan Yabo ile birlikte Fenerbahçe, içinde artık Brezilyalılar dışında Siyah Kıta’yı da temsil eden yeni bir çehre kazanmıştı.
Yeni Fenerbahçe yeni hocasıyla Almanya kampında şekillenmeye başladı. Zaten aynen Türk Milli Takımı gibi hazırlık maçlarını sevmeyen Fenerbahçeliler A2 Alkmaar’a 2-0, Köln’e 5-2 yenildiler. Genk’e karşı alınan 3-0’luk galibiyet dekoratif kalsa da, 21 Temmuz’da Muenchengladbach’ta Galatasaray’a karşı Santos’un golüyle gelen zafer, yılın ilk gerçek sevinciydi. Ardından Sarı Lacivertliler, Sivas’ta, Batman’da ve Antalya’da Samsunspor’la maçlar yaparak, biraz da Anadolu’nun gönlünü fethetmek istediler. Ardından işler ciddileşti, sıra, Avrupa maçlarına gelmişti.
Trabzon maçı travmasıyla kaçan şampiyonluk, hepsinden kötüsü, Şampiyonlar Ligi’nin biletini direkt iptal etmişti. Şimdi İsviçre’nin Young Boys takımıyla yapılacak ön eleme maçı, bu dikenli cennet yolunun ilk adımıydı.
Sarı Lacivertliler’in o günkü kadrosunda Bekir, Bilica, Önder, Kazım, Gökhan Ünal gibi farklı isimler vardı. Emre ve Stoch’un golleriyle deplasmanda iki kere öne geçen Kanarya , son dakikalarda hakemin verdiği cömert penaltı ile 2-2 berabere kaldı. Bu maçın en kalıcı hasarlarından biri ise, aynı hakemin verdiği tamamen abartılı iki sarı kartla oyun dışı kalan Kazım’ın durumuydu. Bu haksız şekilde atılma, beş aylığına Kazım’ı aforoz edilme noktasına taşıyacaktı. Sebep ise belliydi: Elbet kaçan galibiyet birilerine fatura edilmeliydi!
Maçın İstanbul’daki rövanşında ilk yarıda Benvenue’nün dar açıdan attığı şok golle 1-0 geriye düşen Fenerbahçe’de Aykut Kocaman 2. yarıda ilginç bir şekilde Alex’i sahadan çıkarıyordu. Alex-Semih ikilisinin yer almadığı takımı son sekiz dakikalık oyunuyla “nöbetçi golcü” de kurtaramayınca tur hüsrana dönüşmüştü.
Ama bu sefer “Avrupa Ligi” umudu vardı. Ne de olsa, bu lige kalmak da, Sarı Lacivertli seyircilere ciddi bir teselli getirebilirdi.
Yunanistan’daki ilk maçta, PAOK seyircileri akıl almaz taşkınlıklar yapmış ve Sarı Lacivertli camia buna büyük tepki göstermişti. O maçı güzel bir vole golüyle 1-0 alan PAOK, İstanbul’da Emre’nin mükemmel golüyle maçı 1-0 kaybedince, iş uzatmalara gitti. Sonra da acı son geldi… 102 dakikada Müslimov beraberlik golünü atınca, işin rengi belli oldu. Fenerbahçe, bir aydan kısa bir zamanda, Avrupa Kupalarından iki kere elenmeyi başararak(!) taraftarlarını son anda kaçan şampiyonluğun ötesinde, yine kahrediyordu.
Lig maçları da start almış ve kötü sinyaller gelmeye başlamıştı. Büyük bir mücadeleden sonra 3-2 kaybedilen Trabzonspor maçı gibi...
Her şey birbirine eklenerek tabloyu karartıyordu. Aykut Kocaman’ın yine Trabzon’a karşı Alex’i yedek soyundurması ve maçın kaybedilmesi, sıkıntılı günlerin habercisiydi. Fenerbahçe kazanı su kaynatmaya başlamıştı…
Devamı Yarın…
27 Mayıs 2011 Cuma
26 Mayıs 2011 Perşembe
BIR TENISCININ PORTRESI..
Roland Garros'ta 2. turda Ispanyol Guillermo garcia Lopez e 5 sette yenilen Marsel Ilhan la mactan 24 saat sonra Antrenoru can Uner le beraber gorustum. Bir gun once maglubiyetin ardindan 15 saniye icinde kortu terkedip giden Marsel gitmis, yerine daha sakin ve bu macin getirdigi tecrubeyi hazmetmeye valisan bir genc adam gelmisti. Yanlarinda arkadasi ve sparring partneri Erhan Oral, ve kiz arkadasi Ksenia da vardi.
Garcia-Lopez, su anda dunya 33. cusu ve bu yil subat ayinda 23. culuge kadar cikmis.Gecen yil bangkok turnuasini kazanirken yari finalde Rafael Nadal' i yenebilmis bir oyuncu! Yani Ilhan'in ona karsi aldigi skor az basari degil. Son sette kendi servislerini ortalama 40-15 le kazanan Ilhan, sayet 6 servis kirma topundan birini degerlendirebilse, buyuk ihtimalle bu maci kendi servisiyle kazanacak, belki son 16 nin yolunu acabilecekti. Can Uner "kritik noktalarda cok iyi servis atti, zaten tecrube farki o ince noktalarda oynadi" diyor o sanssiz anlar icin...
Benim o macla ilgili yorumum ise su: turk tenis tarihi o maci seyretti sanki dun. Evet Marsel Ozbekistanda dogdu, Turkiye de degil. Ama tenisini neredeyse en basindan Turkiye de bir Turk kulupte, turk hocalarla gelistirdi ve bu turk tenisinin basarisi. Marsel artik bu turnuadan sonra, kiminle oynarsa oynasin, herkesi yenebilecegini ve baska bir seviyeye tirmandigini gosterdi. Gercekten buyuk bir hayran kitlesini 2 kritik mac yaptigi 17 numarali kortta kendisine cekerken kendini asti ve genc turk teniscilere de "biz de bu isi yapabiliriz" ozguveni verdi... Biraz daha az sinirlense, rakibinin servisinde 0-40 ta ust uste 3 servis kirma topundan birini kullanabilse, belki bu turnuanin flas ismi haline gelip ceyrek finali zorlayacakti. Ama bu Haas galibiyeti, eleme turlari ve Lopez maglubiyetinden sirf yasadigi tecrubeleri aktifine katarsa, onunde uzun bir kariyer ve yuzlerce turnua var. Marsel bu gidisle dunyada ilk 50 ye bir yil icinde yerlesebilir derken emin olun mutevazi bir hedef koyuuorum onun kapasitelerini dusundugumde. Simdi hedefinde Ingiltere cim kortlari ve Wimbledon elemeleri var... Yolun acik olsun Marsel. Hic tanismadigin Nazmi Bari ve Fehmi Kizil in ve tum Turkiye nin gozleri uzerinde!
Garcia-Lopez, su anda dunya 33. cusu ve bu yil subat ayinda 23. culuge kadar cikmis.Gecen yil bangkok turnuasini kazanirken yari finalde Rafael Nadal' i yenebilmis bir oyuncu! Yani Ilhan'in ona karsi aldigi skor az basari degil. Son sette kendi servislerini ortalama 40-15 le kazanan Ilhan, sayet 6 servis kirma topundan birini degerlendirebilse, buyuk ihtimalle bu maci kendi servisiyle kazanacak, belki son 16 nin yolunu acabilecekti. Can Uner "kritik noktalarda cok iyi servis atti, zaten tecrube farki o ince noktalarda oynadi" diyor o sanssiz anlar icin...
Benim o macla ilgili yorumum ise su: turk tenis tarihi o maci seyretti sanki dun. Evet Marsel Ozbekistanda dogdu, Turkiye de degil. Ama tenisini neredeyse en basindan Turkiye de bir Turk kulupte, turk hocalarla gelistirdi ve bu turk tenisinin basarisi. Marsel artik bu turnuadan sonra, kiminle oynarsa oynasin, herkesi yenebilecegini ve baska bir seviyeye tirmandigini gosterdi. Gercekten buyuk bir hayran kitlesini 2 kritik mac yaptigi 17 numarali kortta kendisine cekerken kendini asti ve genc turk teniscilere de "biz de bu isi yapabiliriz" ozguveni verdi... Biraz daha az sinirlense, rakibinin servisinde 0-40 ta ust uste 3 servis kirma topundan birini kullanabilse, belki bu turnuanin flas ismi haline gelip ceyrek finali zorlayacakti. Ama bu Haas galibiyeti, eleme turlari ve Lopez maglubiyetinden sirf yasadigi tecrubeleri aktifine katarsa, onunde uzun bir kariyer ve yuzlerce turnua var. Marsel bu gidisle dunyada ilk 50 ye bir yil icinde yerlesebilir derken emin olun mutevazi bir hedef koyuuorum onun kapasitelerini dusundugumde. Simdi hedefinde Ingiltere cim kortlari ve Wimbledon elemeleri var... Yolun acik olsun Marsel. Hic tanismadigin Nazmi Bari ve Fehmi Kizil in ve tum Turkiye nin gozleri uzerinde!
24 Mayıs 2011 Salı
Marsel İlhan Roland-Garros’ta bugun 2. tur oynuyor. / Bedri Baykam
Pazartesi gunu Almanyanın en ünlü raketi Tommy Haas’ ı 4 sette yenerek ana tabloda 2. Tura çıkan genç Türk tenisçi Marsel ilhan, bugun 2.turda 30 numarali plase,Ispanyol Guillermo Garcia-Lopez ile oynayacak. Daha önce geçen sene Rotterdam Açık turnuasında rakibini 2 sette yenen ilhan, bu maça da iddialı çıkacak.
Turnuanın eleme maçlarında ilk 2 turu geçen İlhan, son eleme turunda Fransız Gensse’e 4-6, 0-4 mağlupken maç esnasında 0-2 de düştüğü zaman oluşan sakatlanmadan dolayı oyunu terketmiş, ancak 3. Turda kaybedenler arasında en iyi durumda olan beş raketten biri olarak “lucky loser” (şanslı kaybeden) sıfatıyla ana tabloya alınmıştı.
Ilk turda baştan aşağı büyük çekişme içinde geçen maçta, dünyaca ünlü rakibi karşısında ilk seti 6-4 alan İlhan, yine çekişmeli geçen 2. Seti 6-4 aynı skorla kaybetti. Maçın en kritik 3. Setinde genelde servis oyunlarını kaptırmayan raketler 6-6 ya gelene kadar birbirlerinin servisini yalnız birer kere kırdılar. Tie break oyununda sükûnetini muhafaza eden ve rakibinin üst üste yaptığı hatalardan istifade eden İlhan seti 7-6 kazanarak büyük bir avantaj elde etti. 14 aydır sakatlıkları nedeniyle turnua oynamayan alman tenisci bu maçtada özellikle 3. setin sonuna doğru çeşitli ağrılardan şikayet etse de, oyunu bırakmadı. 4. Sette her iki oyuncu 4-4 e kadar kendi servislerini alarak geldiler. İlhan kendi servisinde 5-4 ileri geçtikten sonra Haas’ın servisinde 0-40 la üst üste üç maç topu kazandı. Haas bunların ilk ikisini çevirmesine rağmen, üçüncü ve son maç topunda bir uzun vuruşu auta atarak maçı kaybetti. Tribünlerde almanların net üstünlüğüne rağmen, bir avuç Türk’ün büyük desteğiyle dengeyi sağlayan İlhan, böylece Roland-Garros’ta ilk defa 2. Tura çıkarken büyük bir sevinç yaşadı. Maç boyunca 25 ace atan ilhan, bunun dışında özellikle geriden düz vuruşları ile puan topladı. Geçmişte dünya tenisinin 2 numarasina kadar cikan tecrübeli rakibi karşısında ilhan hırsı, ciddiyeti ve disipliniyle kendini aşarak belki de tekrar ilk 100 raket arasına girmesini sağlayacak galibiyeti aldı.
Türk tenisini 40 yıldır içinden oyuncu, hakem ve yazar olarak takip eden biri olarak, bu galibiyetin ülkemize net bir şekilde seviye atlattığını keyifle itiraf etmem lazım.
Roger Federer, ilk turdabir başka İspanyolu Feliciano Lopez’i güzel bir maçtan sonra 6-3, 6-4, 7-6 yenerek 2. Tura çıktı. Dun oynanan zorlu musabakada ise elinde 5 Roland-Garros sampiyonlugu bulunan Ispanyol Rafael Nadal, Amerikali Isner' i ancak 5 sette 6-4,
6-7, 6-7, 6-2, 6-4 yenerek soguk terler doktugu mactan zaferle cikti.
Ozellikle muthis servisleri ve akilli volellerinin yanisira guclu forehandiyle Nadal'i sasirtan 2.06 boyundaki dev amerikali, sonunda sampiyon teniscinin muthis toprak saha ritmine teslim oldu.
Turnuanın eleme maçlarında ilk 2 turu geçen İlhan, son eleme turunda Fransız Gensse’e 4-6, 0-4 mağlupken maç esnasında 0-2 de düştüğü zaman oluşan sakatlanmadan dolayı oyunu terketmiş, ancak 3. Turda kaybedenler arasında en iyi durumda olan beş raketten biri olarak “lucky loser” (şanslı kaybeden) sıfatıyla ana tabloya alınmıştı.
Ilk turda baştan aşağı büyük çekişme içinde geçen maçta, dünyaca ünlü rakibi karşısında ilk seti 6-4 alan İlhan, yine çekişmeli geçen 2. Seti 6-4 aynı skorla kaybetti. Maçın en kritik 3. Setinde genelde servis oyunlarını kaptırmayan raketler 6-6 ya gelene kadar birbirlerinin servisini yalnız birer kere kırdılar. Tie break oyununda sükûnetini muhafaza eden ve rakibinin üst üste yaptığı hatalardan istifade eden İlhan seti 7-6 kazanarak büyük bir avantaj elde etti. 14 aydır sakatlıkları nedeniyle turnua oynamayan alman tenisci bu maçtada özellikle 3. setin sonuna doğru çeşitli ağrılardan şikayet etse de, oyunu bırakmadı. 4. Sette her iki oyuncu 4-4 e kadar kendi servislerini alarak geldiler. İlhan kendi servisinde 5-4 ileri geçtikten sonra Haas’ın servisinde 0-40 la üst üste üç maç topu kazandı. Haas bunların ilk ikisini çevirmesine rağmen, üçüncü ve son maç topunda bir uzun vuruşu auta atarak maçı kaybetti. Tribünlerde almanların net üstünlüğüne rağmen, bir avuç Türk’ün büyük desteğiyle dengeyi sağlayan İlhan, böylece Roland-Garros’ta ilk defa 2. Tura çıkarken büyük bir sevinç yaşadı. Maç boyunca 25 ace atan ilhan, bunun dışında özellikle geriden düz vuruşları ile puan topladı. Geçmişte dünya tenisinin 2 numarasina kadar cikan tecrübeli rakibi karşısında ilhan hırsı, ciddiyeti ve disipliniyle kendini aşarak belki de tekrar ilk 100 raket arasına girmesini sağlayacak galibiyeti aldı.
Türk tenisini 40 yıldır içinden oyuncu, hakem ve yazar olarak takip eden biri olarak, bu galibiyetin ülkemize net bir şekilde seviye atlattığını keyifle itiraf etmem lazım.
Roger Federer, ilk turdabir başka İspanyolu Feliciano Lopez’i güzel bir maçtan sonra 6-3, 6-4, 7-6 yenerek 2. Tura çıktı. Dun oynanan zorlu musabakada ise elinde 5 Roland-Garros sampiyonlugu bulunan Ispanyol Rafael Nadal, Amerikali Isner' i ancak 5 sette 6-4,
6-7, 6-7, 6-2, 6-4 yenerek soguk terler doktugu mactan zaferle cikti.
Ozellikle muthis servisleri ve akilli volellerinin yanisira guclu forehandiyle Nadal'i sasirtan 2.06 boyundaki dev amerikali, sonunda sampiyon teniscinin muthis toprak saha ritmine teslim oldu.
MHP KENDİ KENDİNİ NASIL BİTİRİYOR? / Bedri Baykam / 24 Mayis 2011 Cumhuriyet makalesi..
Haftalardır Türkiye’de “deprem”e neden olduğu söylenen “MHP Kasetleri” senaryolarına bakıyorum da, yaşananlara bir anlam veremiyorum. Bence bir (sözde) kriz, bundan daha kötü yönetilemezdi! Yapabileceğim tek mukayese, benzer başka senaryolarla iliği boşaltılan farklı bir kurumun gösterdiği yanlış tepkiler dizisi. Acaba MHP, “Tezgahlara karşı nasıl davranılmaması gerektiği” konusundaki ters öğretisini, oradan mı aldı diye bir düşünceden başkası gelmiyor aklıma…
Bir kere olay en başından itibaren rakibe, düşmana ve onun tezgahlarına prim vermekle başladı. MHP, kasetlerde yüzü görünen, adı geçen siyasilerin derhal istifasını istedi. Bunun verdiği ilk mesaj şu oldu:” Bakın bize scud füze attınız ve hedefi 12 den vurdunuz. İstediğiniz oldu ve Parti karıştı, istifalar başladı”. Böylece bu kirli maçın ilk dakikasından itibaren sanki ortada adı geçen insanları lekeleyecek bir büyük “suç” olduğunun kabulü kamuoyuna sunulmuş oldu. Buna karşın, tezgah suçunu siyasete bulaştıran ayıplı ve gerçek “kriminal” suçluların affedilemez durumları, 2. hatta 3. plana düştü ve kamuoyu, bu tehditlere boyun eğen, her tezgaha karşı “boynum kıldan ince” diyen bir MHP gördü. Kısa bir süre sonra gelen 2. dalga (!) kasetlerden sonra, bazı milletvekili adayları, en başından beri gösterilmesi gereken tavrı sergileyip, “bu işler yalnız eşimi ilgilendirir, istifa etmiyorum” dediler ama ilk dalgada zorla istifa ettirilen vekil adaylarına herhalde ayıp olur düşüncesinin getirdiği baskıyla onlar da çekilmek durumunda kaldılar! Böylece günden güne, istenilen oyuna gelen, tuzağa düşen, AKP’nin önünü açan bir otoban oluşturulmaya başlandı.
Halbuki çirkin tezgahın ilk dakikasında söylenecek tek şey vardı: “Sizler birer kirli röntgencisiniz. Bu tavır size yakışıyor. Milyonların hukuksuzca dinlenebildiği yerde, yüz binlerce insanın da evine, işyerine gizli kamera konduysa bunda şaşılacak bir şey yok. Sizin mesleğiniz bu: tezgah kurmak, pornografi üretmek, bel altı siyaset yaparak ülkeyi istediğiniz seviyelere kadar düşürmek: size hodri meydan diyoruz. Bu kasetleri ailece tekmili birden sabahtan akşama oynatmazsanız namertsiniz. Hadi şimdi buyurun gidin, o gecikmeli kapattığınız sitelerle insanları yormayın, sinema salonlarınızı doldurup kendi yansımalarınızı izleyin, gerçek mesleğinizi ilan edin, biz yarından tezi yok, bu alçak suçu kim işlediyse kaçtığı son deliğe kadar kovalayıp hukuk önünde hakkımızı arayacağız. Vekil adaylarımızın da arkasındayız”.
MHP şayet bu hamleyi yapsaydı, o tezgahlar, o sözde roketleri atanların ellerinde patlayacaktı. Ama olmadı. Karar mekanizması ilk dakikadan itibaren yanlış işledi. 3. dalga şantaj mafyası devreye girdiğinde, çok gecikmeli olarak Sn. Bahçeli, yukarıda sözünü ettiğimiz tavrın bir benzerini ortaya koymaya çalıştı, ama olmadı. İşler çarpık başlamıştı bir kere ve bu ses bir yere ulaşamadı ve yine istifalar birbirini kovaladı. Çünkü yol açılmıştı artık: “Biz niye istifa ettik o zaman? Onlar da istifa etmeli” düşüncesi önlenemezdi… MHP'nin kendisine soramadığı ve toplumla paylaşamadığı sorular şunlardı: “ adı geçen adaylarımız, bir tecavüze mi karışmışlar? Bir çocuk tacizi mi yapmışlar? Vatan sırlarını sınır ötelerine mi satmışlar? Yolsuzluk mu yapmışlar? İhaleye fesat karıştırıp, bunları eşe dosta peşkeş çekip, yüce divanlık mı olmuşlar? Ülkenin bölünmesi için pazarlıklara mı girişmişler? Hayır, bu insanlar hakkında buna benzer hiç bir suçlama yok. Bu iddialar ve çirkin tezgahlar, onların eşlerini ve ailelerini ilgilendirir, onların özel hayatıdır, bizimle olan ilişkilerinde bağlayıcı değildir”.
İşte böyle bir tuzağın içine balıklama atlayarak kendi intiharına koştu MHP. AKP’nin suyundan giderek, onun seçim konuşmalarına malzeme olarak, bir çıkışsız labirente hapsoldu. MHP oylarını kendine çekerek, bu partiyi baraj altı bırakıp dikta emellerine erişmek isteyen AKP ise, kendine göre demagojik izahatlar bulup, ekmeğine yağ sürüyor… MHP kamuoyunda istifalarıyla “suçunu” (!) kabul eden Parti konumuna düşerken, dış istihbarat birimleri ve malum tarikat uzantılarıyla üzerine kara ağlar çökertilmesini, hedef olduğu iğrenç tezgahları artık inandırıcı şekilde kamuoyuna sunamıyor. Geç gelen kararsız ve çelişkili açıklamaların da merhem olamadığı bu kötü pozisyondan bu saatten sonra nasıl çıkacaklar, orasını ben de bilemem! Ama en azından bu hatalarının kamuoyu ile paylaşılması ve dikkatlerin esas suç odaklarına çekilmesi, ilk gerekli hamle olabilir…
Bir kere olay en başından itibaren rakibe, düşmana ve onun tezgahlarına prim vermekle başladı. MHP, kasetlerde yüzü görünen, adı geçen siyasilerin derhal istifasını istedi. Bunun verdiği ilk mesaj şu oldu:” Bakın bize scud füze attınız ve hedefi 12 den vurdunuz. İstediğiniz oldu ve Parti karıştı, istifalar başladı”. Böylece bu kirli maçın ilk dakikasından itibaren sanki ortada adı geçen insanları lekeleyecek bir büyük “suç” olduğunun kabulü kamuoyuna sunulmuş oldu. Buna karşın, tezgah suçunu siyasete bulaştıran ayıplı ve gerçek “kriminal” suçluların affedilemez durumları, 2. hatta 3. plana düştü ve kamuoyu, bu tehditlere boyun eğen, her tezgaha karşı “boynum kıldan ince” diyen bir MHP gördü. Kısa bir süre sonra gelen 2. dalga (!) kasetlerden sonra, bazı milletvekili adayları, en başından beri gösterilmesi gereken tavrı sergileyip, “bu işler yalnız eşimi ilgilendirir, istifa etmiyorum” dediler ama ilk dalgada zorla istifa ettirilen vekil adaylarına herhalde ayıp olur düşüncesinin getirdiği baskıyla onlar da çekilmek durumunda kaldılar! Böylece günden güne, istenilen oyuna gelen, tuzağa düşen, AKP’nin önünü açan bir otoban oluşturulmaya başlandı.
Halbuki çirkin tezgahın ilk dakikasında söylenecek tek şey vardı: “Sizler birer kirli röntgencisiniz. Bu tavır size yakışıyor. Milyonların hukuksuzca dinlenebildiği yerde, yüz binlerce insanın da evine, işyerine gizli kamera konduysa bunda şaşılacak bir şey yok. Sizin mesleğiniz bu: tezgah kurmak, pornografi üretmek, bel altı siyaset yaparak ülkeyi istediğiniz seviyelere kadar düşürmek: size hodri meydan diyoruz. Bu kasetleri ailece tekmili birden sabahtan akşama oynatmazsanız namertsiniz. Hadi şimdi buyurun gidin, o gecikmeli kapattığınız sitelerle insanları yormayın, sinema salonlarınızı doldurup kendi yansımalarınızı izleyin, gerçek mesleğinizi ilan edin, biz yarından tezi yok, bu alçak suçu kim işlediyse kaçtığı son deliğe kadar kovalayıp hukuk önünde hakkımızı arayacağız. Vekil adaylarımızın da arkasındayız”.
MHP şayet bu hamleyi yapsaydı, o tezgahlar, o sözde roketleri atanların ellerinde patlayacaktı. Ama olmadı. Karar mekanizması ilk dakikadan itibaren yanlış işledi. 3. dalga şantaj mafyası devreye girdiğinde, çok gecikmeli olarak Sn. Bahçeli, yukarıda sözünü ettiğimiz tavrın bir benzerini ortaya koymaya çalıştı, ama olmadı. İşler çarpık başlamıştı bir kere ve bu ses bir yere ulaşamadı ve yine istifalar birbirini kovaladı. Çünkü yol açılmıştı artık: “Biz niye istifa ettik o zaman? Onlar da istifa etmeli” düşüncesi önlenemezdi… MHP'nin kendisine soramadığı ve toplumla paylaşamadığı sorular şunlardı: “ adı geçen adaylarımız, bir tecavüze mi karışmışlar? Bir çocuk tacizi mi yapmışlar? Vatan sırlarını sınır ötelerine mi satmışlar? Yolsuzluk mu yapmışlar? İhaleye fesat karıştırıp, bunları eşe dosta peşkeş çekip, yüce divanlık mı olmuşlar? Ülkenin bölünmesi için pazarlıklara mı girişmişler? Hayır, bu insanlar hakkında buna benzer hiç bir suçlama yok. Bu iddialar ve çirkin tezgahlar, onların eşlerini ve ailelerini ilgilendirir, onların özel hayatıdır, bizimle olan ilişkilerinde bağlayıcı değildir”.
İşte böyle bir tuzağın içine balıklama atlayarak kendi intiharına koştu MHP. AKP’nin suyundan giderek, onun seçim konuşmalarına malzeme olarak, bir çıkışsız labirente hapsoldu. MHP oylarını kendine çekerek, bu partiyi baraj altı bırakıp dikta emellerine erişmek isteyen AKP ise, kendine göre demagojik izahatlar bulup, ekmeğine yağ sürüyor… MHP kamuoyunda istifalarıyla “suçunu” (!) kabul eden Parti konumuna düşerken, dış istihbarat birimleri ve malum tarikat uzantılarıyla üzerine kara ağlar çökertilmesini, hedef olduğu iğrenç tezgahları artık inandırıcı şekilde kamuoyuna sunamıyor. Geç gelen kararsız ve çelişkili açıklamaların da merhem olamadığı bu kötü pozisyondan bu saatten sonra nasıl çıkacaklar, orasını ben de bilemem! Ama en azından bu hatalarının kamuoyu ile paylaşılması ve dikkatlerin esas suç odaklarına çekilmesi, ilk gerekli hamle olabilir…
19 Mayıs 2011 Perşembe
Bedri Baykam’ın “Edvard Munch’a Saygı” Sergisi Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde
Bedri Baykam, 18 Nisan’da uğradığı ağır saldırıdan sonra ilk kez yeni sergisiyle Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. 18 Mayıs-2 Temmuz 2011 tarihleri arasında müzenin 10. yıldönümü etkinliklerinden “Ustalar” serisinde yer alan “Edvard Munch’a Saygı” sergisinde, Baykam ünlü Norveçli sanatçının eserlerini ve yaşamını yorumluyor.
Baykam, Dışavurumculuğun en önemli öncülerinden biri olarak kabul edilen Norveçli sanatçı Edvard Munch (1863-1944) anısına, 15 Nisan-18 Temmuz 2010 tarihlerinde Paris’teki Pinacotheque Müzesi’nde sergilenmek üzere 13 adet 4 boyutlu yapıt gerçekleştirmişti. Bu yapıtlar, Pinacotheque Müzesi’nde 19 Şubat-8 Ağustos 2010 tarihleri arasında yapılan “Edvard Munch ou l’Anti-Cri” (Edvard Munch veya Anti-Çığlık) adlı Sergiye paralel olarak müzenin çağdaş bir sanatçıya verdiği özgür yorumlama imkânı (carte blanche-beyaz kart) için Bedri Baykam’ı seçmesi sonucunda hazırlanmıştı. Sanat eleştirmenleri, Pinacotheque direktörü Marc Restellini’nin Baykam’ı ve Munch’u, kendi çağlarında dışavurumculuk alanındaki öncülükleri çerçevesinde bir araya getirdiğini belirtiyorlar. 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyılın değeri sonradan anlaşılan öncü sanatçılarından biri olan Munch, hem ruhsal durumları işlediği konuları, hem de yağlıboya, kolaj, gravür ve fotoğraf tekniklerini özgürce bir araya getirmesiyle, geleneksel sanat uygulamalarının dışına çıkmıştı.
Baykam, bu sergi ile ilgili ön hazırlık için Munch’un ülkesi Norveç Oslo’da, Munch Müzesi’nde ve Müze’nin özel arşivinde ve özellikle müze haline getirilen yazlık atölye-evinin bulunduğu Åasgårdstrand kasabasında araştırma ve incelemeler yapmıştı. Munch’un sanatına yansıttığı derin travmaları inceleyen Bedri Baykam, sanatçının “Ergenlik”, “Madonna”, “Çığlık”, “Yaşam Dansı”, “Hasta Çocuk”, “Öpücük” gibi birçok yapıtını yeniden yorumladı. Eserlerin yüzeyinde kullandığı lens tekniği ile derinlik elde eden sanatçı, üç boyutun üzerine zaman boyutunu da ekleyerek 4. Boyuta ulaşıyor.
Sanatçının, “Edvard Munch’a Saygı” sergisi için, içinde beş sanat eleştirmenin (Harry Kampianne, Edward Lucie-Smith, Peter Selz, Hasan Bülent Kahraman, Mammade Kadreebux) ve Bedri Baykam’ın yazılarının da bulunduğu bir katalog, Fransızca ve İngilizce olarak yayınlandı.
Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde 18 Mayıs’ta yapılacak sergi açılışında bir de sanatçı konuşması gerçekleşecek.
Bilgi İçin;
Nurten Özkoray, İletişim Danışmanı
Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi
0212 290 25 25
www.elgizmuseum.org
Paris Roland-Garros Tenis Turnuvası'nda Bedri Baykam Sergisi
Dünyanın en büyük 4 tenis turnuvasından biri olan Fransa Açık Roland-Garros tenis turnuvasının yapıldığı tarihi alan içerisindeki Fransız Tenis Federasyonu Müzesi’nde 22 Mayıs 2011 tarihinde “Bedri Baykam’ın Hayali Roland-Garros Müzesi” sergisi açılıyor.
22 Mayıs 2011 Pazar günü Turnuvanın başlangıcıyla beraber sabah saat 11 de Fransa Tenis Federasyonu Başkanı Jean Gachassin tarafından açılışı yapılacak olan sergi, 8 ay boyunca açık kalacak.
Baykam, aynen geçen sene Pinacoteque de Paris Müzesi’nde Edvard Munch’un hayatı konusunda açtığı sergide olduğu gibi Roland Garros’u ve dünya tenis tarihini ele aldığı bu yeni sergiyi de 4D tekniğiyle lens yüzeyine yaptığı işlerle gerçekleştiriyor. Sanatçı 194x250 cm ebadında 9 büyük boy yapıt ile Lacoste, Borotra ve Tilden’den Nastasse, Bork ve Panatta’ya, onlardan da Nadal, Federer ve Soderling’e uzanan günümüz şampiyonlarına kadar onlarca tenisçinin zaman aşırı kompozisyonlarla buluştuğu bir hayal dünyası yaratıyor.
Fransız Tenis Federasyonu iletişim sorumlusu Edouard-Vincent Caloni,, sergi için yayınlanan kataloğun önsözünde şunları kaleme aldı:
“Bedri Baykam, Çağdaş Popart’ın’ın dünyaca etkin isimlerinden biri. Ayrıca mabedin bir koruyucusu veya bekçisi değil. Hiç durmadan bu akımı sanki yeniden keşfediyor… Bugün Popart’ın kalbi Amerikan’dan Asya’ya ve özellikle onun iki ucu olan Çin ve Türkiye’ye kaydı. Çin’de bu hareketin en çarpıcı ismi Wang Guangyi iken, Türkiye’de bu isim Bedri. Kendi çağının özgün yaratıcısı olarak Bedri, bu sanatın teknik alt yapısı dahil her şeyi yeniden ele alıyor. 2007’den beri Bedri Baykam
‘4 boyut’ üstünde ne uçan daire, ne tual, ne de hologram olan işler yaratıyor. Bunlar tam birer ‘Bedri’ ya da kesin konuşacaksak, bunlar Baykam’ın nöron ve sinapsları. Böylece Baykam’ın yaratıcılığı, Roland-Garros’da oynanan tenis kadar tutkulu bir ilgi merkeziyle karşılaştığında, bir patlama yaratarak ortaya özgün ve muhteşem bir ‘Hayali Müze’ çıkarıyor.”
Bilgi İçin;
Tuba Soydaş
0212 258 44 64
bedri.baykam@gmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



