17 Mayıs 2011 Salı

YARATILAN "DEFOLU" KUŞAK VE "AYDINLIKTAN KARANLIĞA".. / Bedri Baykam / 17 Mayis 2011 Cumhuriyet makalesi..

Önce siyaseti bir an için köşeye kaldırın, yalnız son senelerde gazetelerimizi kirleten o alçak cinayetleri hatırlayalım: Kafası kesilerek çöpe atılan “sevgili”ler, üvey çocuğunu aç bırakarak ve dayakla öldüren sözde ebeveyn caniler, karısını şişleyen, kurşunlayan, parçalayıp ceset parçalarını kesip biçip valizlere dolduranlar, bayramlık küçük çocuk cesetlerini aylarca gömüp, aileleri kedere gömenler… Her biriniz bu örneklere zaten hafızanızdan da onar tane ekleyebilirsiniz!

Bana arkamdan öldürmek için saldıran kiralık yobaz katil adayının ardından Twitter ve Facebook’tan da, telefonla, faxla ve hastaneye gelerek de, on binlerce insan sevgilerini, geçmiş olsun dileklerini ilettiler. Bir de maalesef başta sanal dünya da olmak üzere, bana saldıran, provoke eden, alay eden, yüzlerce çirkin mesaj oldu. Onlar da gözümde seviyesiz dünyanın, ufku kararmış insanlığın sözcüleri haline geliyor. Zaten ulu orta övünerek çoğu kimliğini de deşifre ediyor. Dayanamadım. Türkiye’de yaratılan bu “ucube” yitik kuşak’ın yüzü kızarmadan kaleme alabildiklerini, ülkenin bir röntgenini görmemiz için sizlerle paylaşmak istedim. Aslında çoğu ahlaksızı okuyup bloke etmiştim. Diğer bazılarına ise twitter yeterince geriye gidemediği için ulaşamadım. İşte arta kalan küfürlerin “hafif” küçük bir kısmından örnekler:

(TTT) lan zımbırtı. Bu konuşmalarından dolayı böğürttüler seni lejyon çocuğu. Ölüyorum diyordun o da fos çıktı:)

(Tu) Hastaneeee. Ölüyoruuuum. Hahahaja. Ulan çok komik adamsın Bedri. Döverim bak seni Bedri. Maymun olursun haber bültenlerinde.

(Ar) Zaten bacakta ana damarına gelseydi zaten orada kurtulurduk senden milletçe. Neyse artık başka zaman inşallah.

(km) Napıyım sana gıcık oluyorum. Yakıştı mı erkek adama ufacık yaradan sonra bağırdın o kadar. Seninle daha fazla uğraşacak değilim bahçemde bir köpek var bu vakitleri ona harcamam gerekiyor zira o bunu hak ediyor.

(onr) Şişli Balıkçısındaki kendini yırtarak balıkların taze olduğunu anlatan çocuğa “BB gibi feveran etme” dedim, düşüncelere daldı.

(Sa) Yahu biraz edep o halinle bağırıp çağırdın arabasına bile kimse almadı seni… İnsanlıktan nasibini al biraz…

Bakın bunlar yayınlanabilir, “Aysbergin görünen yüzü”… İlk paragrafta aktardığım caniler, fiili kan içici katillerse, bunlar da demek onların yüreksiz, duygusuz, kalpsiz, üzerinden kötülük dökülen bir çeşit daha masum “ideologları” oluyor. İnsanın ölümden dönen fikir düşmanına bile bu seviyesizlikle saldırabildiğini görünce, aklıma tek soru geliyor: Bunları kim yetiştirdi? Hangi çarpık ruhlu aileler, hangi eğitim sistemi? Her biri açıkça bu cümleleri yazmış olsa da, yine de onların tüm ailelerini aşağılamamak ve kendilerini de korumak için isimlerini sakladım, salt rumuz baş harflerini koydum. Tanrı onlara akıl fikir ve izan versin!

Sevgili dostum Mehmet Emin Kunt’un “Aydınlıktan Karanlığa Türkiye Cumhuriyeti” kitabı (Pupa Yayınları) birkaç gün önce yeni çıktı. Ülkenin adım adım nasıl karartıldığının tüm kapsamlı, kronolojik, detaylı bir analiz eşliğinde gelen hikâyesini içiniz burkularak izleyeceksiniz. Bizler için, çevrenizdeki kitaplar hep “Türkiye Cumhuriyeti=Karanlıktan Aydınlığa” idi. Şimdi kâbuslar, gerçek oldu, rüyalar değil. Peki, ülke nasıl adım adım uçuruma yuvarlanan freni patlamış kamyon görünümüne geçti? Kunt kitabında sırayla, 27 Mayıs Devrimi’nin karalanma sürecine nasıl geçildiğini, Özal dönemi sinsice ve açıkça gelişen laiklik düşmanlığını, AKP döneminde yapılan hukuksuz tayinleri, Hükümet ve Devleti birbirine karıştıran çarpık anlayışı, Devlet kurumlarında yaşanan dönüşüm ve cemaatçi yapılanmayı, yurtseverlere ve Cumhuriyet Kurumlarına karşı koyulaşan baskıları, irtica ile mücadelenin “suç” haline dönüştürülmesini, “Atatürk’ü putlaştırmayalım” söyleminin yaygınlaştırılmasını, Atatürk devrimlerinin sırayla ters yüz edilmesini, Orduya yapılan darbecilik suçlamaları gibi en kritik onlarca konuyu, bağlantılı geçişleriyle ele alıyor. Seçime gidilen şu gergin günlerde kesinlikle kararsız gençlerin gözünü açması gereken bir çalışma…

İşte bu defolu insancıklar, adam kesen, adam öldüren veya ölümün köşesinden dönen insanlara bile kin kusup alay edebilen ırk, insanlıktan, barıştan, kardeşlikten, bizi biz yapan Atatürkçü değerlerden hızla uzaklaştırıldığımız böyle bir “karanlığa göçüş” sürecinde türedi. Hem de çoğu cehaletlerinin ortasında, sözde din adına yapıyorlar bu densizlikleri, gerçek dini değerlerden utanmadan… 30-40 yıl önce böyle çirkinlikler görülemezdi. “İleri demokrasi” dedikleri “gelişme” bu mu acaba?

10 Mayıs 2011 Salı

HALİT ÇELENK ABİDESİ… / Bedri Baykam / 10 Mayıs 2011 tarihli Cumhuriyet Gazetesi makalesi..

Deniz Gezmiş’in tüm ailesini çok iyi tanırım. Rahmetli babası Cemil Gezmiş’i, değerli annesi Mukaddes Hanım’ı, abisi Bora’yı, kardeşi Hamdi’yi… Her biri ayrı ayrı “güzel ve derin insanlar” olarak belleğimde yer etmiştir. Yıllardır tanıdığım, sofralarını, dostluklarını paylaştığım Gezmiş ailesinin hiçbir ferdi şu görüşe itiraz etmezler: Deniz’in bir de Ankara’da, ikinci ailesi vardı: Şekibe ve Halit Çelenk çifti. Bu insanlık abidesi mükemmel insanlar, tüm tanışıklıkları ve dava sürecinde, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e ikinci bir aile kucağı açmanın ötesinde, 6 Mayıs 1972’de gerçekleşen ve tamamen faşist baskı hukuku ile mantık ve insanlık dışı gerçekleştirilen infazlardan sonra da “sonsuzluğa dek” onların ailesi kalmaya devam ettiler.

Deniz Gezmiş olayını çok derin şekilde ele aldığım “68 Kuşağı: Eylemciler” kitabımı okuyanlar, unutulmaz devrimci genç önderin yaşamı ve mücadelesi hakkında çok farklı bilgilere ulaştılar. Hatta, aynı dizinin 2. cildi “68 Kuşağı, Tanıklar” kitabının birçok kısmı da, tabii ki Denizler’in yarattığı efsanevi dinmez dalganın izleri ile kaplıydı. Halit Çelenk’le daha önce de karşılaşmalarımız olmuştu, ama ilk uzun görüşmemiz daha sonra aktardığım başlıklarla gerçekleşen “68’li Yıllar” sergimin tarih yüklü gazetesi için yaptığım1997 söyleşisiyle oldu.

Birbirinden duygusal anılar arasında Çelenk, mesela Deniz ile arkadaşları cezaevindeki baskı ve işkenceleri protesto etmek için ölüm orucuna başlayalı 13 gün olmuşken onları bu eylemi bırakmaya nasıl ikna etmeyi başardığını anlatıyor: “Bak sen 13 gündür yemek almıyorsun ve şimdi ayakta duramıyorsun, yüzün sarı-yeşil olmuş. Eğer ölüm orucunu bırakmazsanız yarın sizi zorla, bu durumda sürükleyerek sehpanın altına götürürler, sürüklenirken fotoğraflarınızı çeker ve bunu dağıtırlar. ”İşte bakın, sizin kahraman yürekli, cesur olarak gördüğünüz insan, işte bu kadar korkak, ölümden korkan biri” falan derler. Bu propagandayı yaparlar. Oysa siz kesinlikle onların bu düşüncelerine uygun insanlar değilsiniz. Ve böyle bir şeye, sizin imkan vermeniz son derece yanlıştır. Bu dava, sizin olmaktan çıkmıştır. Artık Türkiye’de devrimci harekete mal olmuş bir olaydır.” Halit Abi’sinin bu net tavrından sonra Deniz 10 dakika arkadaşlarıyla görüşme izni istiyor ve ardından geri dönüp “Haklısınız” diyor ve ölüm orucunu bırakıyorlar.

Türkiye solunun “Hukuk Abidesi” Çelenk, tüm tecrübesiyle yaşanabilecek anti-propagandalar konusunda o kadar haklıydı ki! O affedilmez 6 Mayıs sabahı infazından sonra ortalıkta dolaşan ilk dedikodularda, malum ağızlardan halka yayılmaya çalışılan palavralar arasında “korkarak, ağlayıp bağırıp çağırarak sehpaya gittiler” gibisinden adi sözler vardı. En başta Halit Çelenk’ten, yani o gece orada bulunan en sağlam şahitten gelen gerçeklerle, bu alçak kampanya yok oldu gitti. O gecenin en duygusal anını da Çelenk röportajımızda şöyle aktarıyor: “Şimdi sehpayla bizim aramızda 3-4 metre kadar mesafe var. Yani üç-beş dakika sonra her şey bitiyor. Durdu. “Ağabey” dedi. “Şekibe ablaya çok selam söyle. Bizlere çok emeği geçti, teşekkür ederiz kendisine…”. O anda Şekibe’yi düşünüyor!”

Bunun ardından da defalarca görüştük Ankara’daki mütevazı ve tarih kokan evlerinde, Halit Bey ve Şekibe Hanım’la. Özellikle 2008’de, bu kez küratörlüğünü yaptığım “68'in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” sergisini oluştururken… Bu süreçte hayatımın tartışmasız en büyük onurunu yaşadım. Deniz yakalandığında üstünde olan o meşhur parka, 1972’den beri Halit Bey’deydi. Ne değişik projeler için kimler istememişti ki o parkayı onlardan. Çekilen onca film, belgesel, TV programı ve daha neler neler… Halit Bey, kendisine kurguyu birkaç görüşmede en ince detaylarıyla aktarıp, parkayı sergide nasıl kullanacağımı anlatınca, Şekibe Hanım’la beraber hayatında ilk ve son defa bana emanet etmeye razı oldu. Gözüm ve namusum gibi baktığım Deniz’in parkasını, Ankara’da evlerinden alıp, İstanbul’a cam fanus altında sergileneceği Piramid’e getirdim. 3-4 ay süren bu sergiden sonra ellerimle ve arabamla geri götürdüğüm parkayı, son defa serginin Ankara tekrarı için geri aldım. Bittiğinde yine yuvasına götürüp teslim ettim. Bundan sonra da hayatta alacağım hiçbir diğer onurla Çelenk ailesinin bana duyduğu bu güvenin gururunu kıyaslayamam. Nur içinde yat, Halit Ağabey!

9 Mayıs 2011 Pazartesi

TÜM UYELERİMİZE SERGİ KATILIM ÇAĞRISI..

Değerli Üyelerimiz,

BEYAZ MUZAYEDE EVİ, bu yaz 2 ay boyunca açık kalacak şekilde, ANTREPO da bir büyük sergi düzenlemektedir. Bu serginin jürisinde Londra nın ünlü Kraliyet Akademisi'nden de en üst düzeyde 4 kişi jüride yer alacaktır.

17 yaş üstü tüm sanatçılara açık olacak olan bu sergi için 17 Mayıs a kadar tüm görsellerinizi www.yazsergisi.com adresine gönderebilirsiniz. Bu tarihi kaçıranlar, 21 Mayıs'a kadar yapıtlarını orijinal olarak Antrepo'ya jüriye sunulmak üzere getirebilirler.

Deneyimsiz gençlere olduğu kadar ustalara ve kariyerli sanatçılara açık olan bu sergiye özellikle yeni kuşak başta olmak üzere katılımın yoğun olması, yabancı koleksiyonerlere de ulaşacak olan bu girişimin sanat ortamımıza sağlayabileceği faydayı arttıracaktır.

Tüm katılımla ilgili detayları yine www.istanbulyazsergisi.com dan veya 0212 2907050 den öğrenebilirsiniz.

Sevgi ve saygılarımızla,

Bedri Baykam
Başkan

UNESCO – AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği

Bahri Genç
Safiye Mine Erdurak
Berna Erkün
Hülya Küpçüoğlu
Melik İskender
Murat Havan

GELEN SERGİ DAVET YAZISI:

Sayın ve Değerli Sanatçılarımız,

İstanbul Yaz Sergisi adı altında, Türkiye’nin en kapsamlı Türk Çağdaş Sanatı sergisinin hazırlığı içerisindeyiz.
Bu sergi, 243 yıldır her yıl yaz aylarında düzenlenen ve dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri sayılan Royal Academy Summer Exhibition’ı ile aynı anlayış ve hedeflerle, Kraliyet Akademisi’nin de izni ve katkılarıyla, Türk Çağdaş Sanatı için en geniş ve etkin bir sanat platformlarından birini oluşturacaktır

Sergimizin Onursal Başkanlığı’nı Royal Academy CEO’su Charles Saumarez Smith ve yine Royal Academy Trustee’si Lady Judge Thomas yapmaktadır.

Sanat Limanı olarak bilinen Antrepo 5’de 8 Haziran – 15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek bu serginin amaçları, Türk sanat dünyasının en tanınmış yıldızlarının,
umut vadeden sanatçılarla beraberce eserlerini sergiledikleri bir ortam yaratmak, ilk defa alım yapacak bir sanat severle büyük bir koleksiyoncuyu aynı ortamda buluşturmak, sanat piyasasını fiyatta ve yaratıcılıkta çeşitlilik sunarak geliştirmek ve Türk çağdaş sanatını Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmaktır.


İstanbul Yaz Sergisi Türk Çağdaş Sanatına küresel ilgi çekmek için emsalsiz bir fırsattır. Sergimizin misyonlarından biri de Türk Çağdaş Sanatı’nın dünya sanat haritasına oturmasına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda organizasyon komitesi, önemli sanat yayınlarında ilan vererek, TimeOut’un dünyanın 54 şehrindeki etkisini kullanarak ve dünyanın sanat fikir önderlerine ulaşarak
etkinliğin tanıtımı yapılacak ve bu önemli kişiler sergide bulunmaya davet edilecektir.

Her yıl düzenlenecek İstanbul Yaz Sergisi’nin, Türk Çağdaş Sanatı’nı, hem Türkiye’de büyük bir kitleyle buluşturacağına hem de dünyada hakettiği yere oturmasına yardım edeceğine inanıyoruz. Bu bağlamda Siz, değerli sanatçımızın katılımı çok önemlidir. Sizi, son dönem eserlerinizle sergimize katılmaya davet etmek isteriz. Resim, heykel, baskı, fotoğraf, enstallasyon, videoart ve mimari projelerle katılabilirsiniz. Eserlerinizi bu platformda sergilemekten büyük mutluluk duyacağız.

Katılıma dair tüm bilgilere www.istanbulyazsergisi.com’dan ulaşabilirsiniz.

Sevgi ve saygılarımızla,
Aziz Karadeniz Deniz Huysal
Beyaz Müzayede TimeOut Istanbul
azizkaradeniz@gmail.com deniz@ajansmedya.com

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Cinayetin Siparişini Kim Verdi, Merak Eden Var mı? / Bedri Baykam / 03 Mayis 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..

Cinayetin Siparişini Kim Verdi, Merak Eden Var mı?

Aksoy, Mumcu, Emeç, Üçok, Dursun ve Kışlalı, bu soruyu soramadılar. Ben ısrarla soruyorum. Bana karşı tezgâhlanan bu cinayet “siparişi”ni kim verdi? Proje o kadar her yerinden tel tel dökülüyor ki... Senaryo bazı ucube kafalardan çıkmış ve “meczup” süsü kolay verilecek, yarı kaçık, işsiz, sıkıntılı bir adam, malum çevrelerce aranıp taranmış, bulunmuş. Bir çalışma yapılıp adam ikna edilmiş. “Zaten kolay iş, bi bıçaklık canı var, adamı indir, ardından dinle ilgili seçeceğin bazı şeyler söyle. Niçin yaptığını anlat ve git teslim ol. Böylece hem ruhi durumun, hem teslim oluşunla ve iyi halle indirim alırsın, iş çok uzamadan çıkarsın. Merak etme sana iyi avukat buluruz, davanı arkadan kontrole alırız. Seni ihya ederiz.”

Cani, bu doğrultuda ödevini belli ki yardım alarak yapmış. İzimi sürmüş. Sanat merkezime birkaç defa gelmiş, bilgi toplamaya çalışmış. Ardından Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” basın toplantısına katılacağımı öğrenip kararını vermiş. Saldırı anı ve gerisi malumunuz. Aslında kimseye sürpriz olmayan bu saldırı, 18 Nisan saat 13.16-13.20 arası bir anda ve arkadan gerçekleşti. Belki 5-6 ayrı şans sonucu, şu anda canlıyım ve “2. ömrümde” sizlere bu satırları ulaştırabiliyorum. 18 Nisan’dan sonra yaşadığım her şeyin 2. ömrüm olduğunu bana o mucize ameliyata giren doktorlarım ısrarla söylüyor. Allahtan sevgili asistanım Tuba Kurtulmuş’un yarası daha az derin ve o da kurtuldu.

O suikast anını yaşayıp, oradan canlı çıkmış olmak başlı başına bir deneyim. O anda yere sağlam bastım. Bilincimi kaybetmedim, panik yapmadım. Bildiğim tek şey, üzerimde ölümcül ağır bir yara olduğu ve bir an önce ameliyata alınmam gerektiğiydi. Ambulans bekleyecek vaktim olmadığının farkındaydım.

Medyanın sürekli büyüttüğü “Arabalar sokakta neden durmadı?” sorusu ve Tatlıses’in vurulmasıyla ilgili yapılan kıyaslamalar, bana en başından kabak tadı verdi. Bunların hepsi, bizi ana konudan uzaklaştıran medya tuluatı. Ülkeyi ilgilendirmesi gereken şu: Siparişi meczup rolü biçilen bu zanlıya kim vermiş? Tabii ki hepimizin biraz tahmin edebileceği şeyler bunlar. Benim 25 yıldır her an Atatürkçülüğün korunması için verdiğim mücadele zaten ortada. Benden önce hangi aydın ve yazarlarımızın öldürüldüğü ortada, Kemalist ideolojinin kalemi ve polemik gücü kuvvetli insanlarını kimlerin yıllardır yok ettiği ortada.

Cani adayı, garibim, üzerine zorla “ataşlanan” bu “görev”den sonra teslim olurken konuşulanları hatırlıyor, “Allah birdir” diyor! Yani uzaktan da olsa hem bazı çevrelere selam çakıyor hem de konuşulanları hatırlayıp ortaya uydurma bir laf atmış oluyor, sanki söylediği sözün bana saldırısıyla ilişkisi olabilirmiş gibi... Allahın boş gezeni, neden onca yılını içerde geçirmek üzere gidip hem salonda gerçek adını verip hem de arkadan hemen teslim olsun ki?

Sağ olsun Can Ataklı hafta sonu yazdı. Gazeteler neden “uyduruk meczup”un kökeni, çevresi, son haftaları üzerinde derin araştırma yapmıyorlar? Emniyet hangi bulgulara ulaşmak için ciddi hangi stratejiyi çiziyor? Pek yakında göreceğiz... En olağan mafya cinayeti hakkında sayfalar döktüren medya, bu yeni model “sipariş” cinayet senaryosunun dökülen boyalarını bakalım nasıl toplayacak? Heyecanla bekliyorum!

Arada yakın aile çevremi gördüğümde gözümün yaşardığı duygusal anlar yaşadım. Ameliyatımı bizzat hastaneden takip eden, gelen, telefon eden, çiçek yollayan, yorum yapan belki on binlerce kişi oldu. Her birine ve beni yalnız bırakmayan CHP örgütüne çok teşekkür ediyorum.

Başbakan’ın hiç tepki vermemesine şaşırdım mı? Sanırdım ki, üzülmese bile, hükümetin başı kendi sorumluluk alanı üzerinde yaşanan böyle bir olaydan sonra en azından diplomatik bir dille bana “geçmiş olsun” deyip, Tanrı adı anılarak yapılan böyle bir alçakça cinayet teşebbüsünü kınayacak! Ne gezer?.. Peki ya tersi olsaydı? Bir başka sapık, bir çarşaflıyı kalbinden bıçaklayıp kaçsaydı? Hükümetin tepkileri ne olurdu dersiniz?

Bırakın bunlar şimdilik köşeye de, şunu eklemek istiyorum: İnsanların nasıl kamplara bölünmüş olduğunu gördüm. Benle TV’lerde siyasi atışmalara katılan bir Nazlı Ilıcak, bir Mehmet Metiner, bir türbanlı hanımefendi bile gelip “geçmiş olsun” demedi. Kendini farklı yörüngelere oturtmaya çalışan kimi plastik sanatlar dünyasından insanlar bile, ne geldi ne aradı! Ben ise onların küçük dünyasına ağladım.

Twitter mı? Türkiye ideolojik kaosunun çöplüğünün dibi gibiydi. Oralarda cerahatli sapkın beyinler neler yumurtlayabildi, onu da isterseniz size aktarmayayım artık... Ama biri hariç: Seviyeyi görüp hem gülün, hem ağlayın diye: Ben ölmediğime güya çok üzülmüşüm! Çünkü ölseymişim AKP daha büyük yara alır diye mutlu olurmuşum!

25 Nisan 2011 Pazartesi

BASIN TOPLANTISI..

Sayın Basın Mensubu,



18 Mart 2011 tarihinde saldırı sonucu yaralanmam nedeniyle başlayan tedavim sürüyor. Sağlığım elvermediği için bugüne kadar siz değerli basın mensuplarıyla bir araya gelip sorularınızı yanıtlayamadım. Ancak yarın (26 Nisan 2011, Salı) saat 11.00’de, kamuoyunu bilgilendirmek için sizlerle kişisel olarak bir araya gelmek, olayları anlatmak, düşüncelerimi paylaşmak ve sorularınızı yanıtlamak istiyorum.



Katılımınızı bekliyorum.





Saygılarımla



Bedri Baykam





Toplantı Bilgileri


Tarih : 26 Nisan 2011, Salı

Saat : 11:00

Yer : Acıbadem Maslak Hastanesi

Konferans Salonu, B 4 katı





Daha fazla bilgi icin:

Ceyda AKIN

0535 725 22 92

23 Nisan 2011 Cumartesi

Bedri Baykam'dan basin aciklamasi.. / 22 Nisan 2011

Çok değerli basın mensupları, sevgili dostlarım,

Ne yazık ki benim bu basın toplantısına katkım çok sınırlı olacak. Asıl basın toplantısını sağlığım elverdiğinde yapacağım. Dün hastanenin önünde toplanıp bana sevgi, destek ve moral veren sanatçı dostlarım, sevgili vatandaşlarımız ve siz basın emekçisi arkadaşlarıma gönderdiğim teşekkür ve açıklamayı, elde edemeyenler için bugün yazılı olarak size sunacağız.

Bu toplantının ana hedefi, değerli Başhekimimiz ve doktorlarımızın kamuoyunu sağlığım konusunda bilgilendirmeleri ve ailemin bazı temel sorularınıza yanıt vermesi...
Şu ana kadar beni en çok mutlu eden konu, çok sevgili asistanım Tuba Kurtulmuş’un ve benim sağlığımızdaki olumlu gelişmeler. Umuyoruz ki, değerli doktorlarımızın çabalarıyla eski sağlığımıza pek yakında kavuşacağız.
Hastaneye bizzat gelerek ikimize de geçmiş olsun diyen binlerce insanın her biri çok değerli. Aynı şekilde arayarak, mesaj göndererek bu zor günlerde desteğini esirgemeyen herkese, durumumuzu merak edenlere ulaştıran siz basın çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimizi iletiyorum.
Gerçeği söylemek gerekirse, hastane günlerimde gazete ve televizyonla pek haşır neşir olmadım. Medyayı çok çok az izledim. Yine de gözüme takılanlar olmadı değil…
Genelinde “mağdurdan yana” tavır koyan ve teşekkür borçlu olduğum birçok önemli köşe yazısı var. Bu yazarların hepsiyle fikren bire bir örtüşmüyoruz belki. Ama aldıkları terbiye sonucu, görüş farklılıklarının, gerçeğin yanında olmayı engellemeyeceğini gösterdiler.
Asistanımla birlikte yaşadığımız bu felaket olayı sadece Kars’taki “İnsanlık Anıtı” heykelinin yıkılması konusuna bağlayıp, başımıza gelen menfur olay üstüne hiçbir araştırma yapmadan ahkam kesen yazılar da çıktı. Bunların düşüncesizlik derecesini ölçmek mümkün değil. Bu arkadaşlara hatırlatmak isterim ki, bu tarz acı veren olayların yaşandığı zamanlar, kalemi eline alanların “en farklı, en zeki” yorumları, arayıp, bulup, yazmaya çalıştıkları en uygun zamanlar değildir. Onlara gönül koymuyorum, Tanrı’nın onları her zaman böyle lanetlerden korumasını diliyorum.
Bir sanatçı olmama rağmen, 30 yıldır politik alanda her konuda ısrarla gösterdiğim ve yurdun her köşesine “çalışkanlıkla” taşıdığım laik, demokrat, özgürlükçü tavrın kararlılığı sonucu başıma gelmiş olan bu hain saldırıyı kınamak yerine, sebebini aslında çok iyi bildiğimiz şekilde akıl almaz eleştirilerle bir kez daha yaralıya saldırmayı seçen zihniyeti vicdanlarınıza havale ediyorum.
Madem ki bu ülkede 24 saat boyunca onlarca gazetede, onlarca kanalda sürekli siyasi yorumlar yapılıyor, madem sosyal medyanın da ana içeriği bu, lütfen artık karşılıklı saygı ve hoşgörüyü öğrenelim. Bunlar lafta kalmasın.
“Cinayete Teşebbüs Davası” na gelince… Bu saldırının sadece bana değil, aydınlanmaya, özgür düşünceye, sanata yapıldığını biliyorum. Bunun münferit bir olay olmadığına inanıyorum. Bu nedenle bu davayı üstlenme ve takip etmenin, İstanbul Barosu’nun seçip atayacağı, konunun en yetkin ceza avukatlarınca üstlenilmesini temenni ediyorum. Bedri Baykam ve Tuba Kurtulmuş’a yapılan bu hain saldırı toplumun tüm demokratik sistemlerini ilgilendiren temel bir davadır. Bu konuya böyle yaklaşılmalıdır.
Şayet böyle bir saldırıya uğramış olmasaydık ben ve asistanım Tuba Kurtulmuş, cumartesi günü dostlarımızla birlikte Kars’a gidiyor olacaktık. Kendilerine başarılar diliyorum, aklımız, desteğimiz ve sevgimiz onlarla…
Hepinize zamanınız için teşekkür ederim ve saygılarımı sunarım.

BEDRİ BAYKAM

21 Nisan 2011 Perşembe

Bedri Baykam’dan açıklama – 21 Nisan 2011

Sevgili Arkadaşlarım,

Sevgili Sanatçı Dostlarım,

Çok teşekkür ediyorum, zahmet edip buralara kadar gelmişsiniz
Beni görebilmenizi, sizlerle kucaklaşabilmeyi isterdim . Ne var ki şu anda henüz buna sağlığım el vermiyor.

Yaşadığımız korkunç olaylar, ülkeyi her an gerenlere ve bu yıkıcı ruh haline taşıyanlara ne kadar dert onu bilmiyorum. Ama sanatı ve sanatçıları bir ülkede bu kadar hedef gösterirseniz, düşünce insanlarını bu kadar dışlarsanız, laik demokrasiyi, aydınlanmayı ve Atatürkçülüğü savunanları bu kadar yabancı göstermeye kalkarsanız, bu yaşanan felaketlere ve cinayet teşebbüslerine hiçbir şaşırma hakkınız kalmaz.

Türk sanatçısı ve Türk aydını tüm bu planlı ve hain saldırılara karşı dimdik ayaktadır. Olayın üstüne örtülmeye çalışılan “meczup” havası sahte ve uydurma senaryodur. Herkes şunu bilsin ki, bu hazin tezgahların kimseye bir yararı olmayacak. Aydınlanma devriminin ışığa, güzelliklere, dostluğa, barışa, evrensel kardeşliğe sanatın her türlüsüne doğru yol alan okun yörüngesini değiştiremeyecektir.

Bugün buraya gelerek Türk Sanatına sahip çıkan her kuruma, her örgüte, her sanatçıya, her sanatsevere ve her vatandaşımıza sonsuz teşekkür ediyorum, dayanışmamızı hiç kimse, hiçbir şekilde engelleyemeyecek..

Bedri Baykam